Breaking News
Home » Toplumsal Üstyapi

Toplumsal Üstyapi

TEKMEN TOPLUMU ÜSTYAPISI

Bir toplumu önce yaşam koşulları oluşturur. İnsanlar neredeyse sonsuz ihtiyaç sahibi canlılardır. Yaşarlar ve ölürler. Bunun yanı sıra insanlar tabiat karşısında fiziki olarak çok zayıftırlar. İhtiyaçlarını karşılama zorunluluğu insanlara birarada yaşama mecburiyeti getirmiştir. İşte toplumu oluşturan bu zorunlu etkenler toplumun altyapısını oluşturur. Bu konuyu biraz açalım:

İnsanları bir yerde toplayan ya da yerleştiren, onları aileler kurmaya, evler yapmaya zorlayan sebepler gene bu insanların yemek-içmek, barınmak, giyinmek, sağlıklı yaşamak, temizlik, cinsellik gibi temel ihtiyaçlarıdır. Temel ihtiyaç insanın hayatta kalmak için mutlaka karşılamak zorunda olduğu ihtiyaçlarıdır. İnsanları aile, kabile, clan, aşiret, oba, köy, devlet gibi toplumsal oluşumlar kurmaya ya da evler ve yerleşim birimleri kurmaya iten nedenler hep aynıdır: temel ihtiyaçların en kolay karşılanabildiği bir yerde ve gene öyle bir şekilde. Sözgelimi toprağın verimli olduğu hayvancılığın kolay yapılabildiği aşırı soğuk ve sıcak olmayan yerler böyledir. Bu tür yerlere insanlar geçici ya da sürekli olarak yerleşerek oralarda toplumlar kurmuşlardır. Yani toplumların kuruluş nedeni temel insan ihtiyaçlarının en kolay ve en iyi şekilde karşılanmasıdır.

Amaç budur ama başlangıçtaki bu amaç toplumun bütün bireyleri için gerçekleşmez. Oynanan bu “toplum” oyunundan kârlı çıkanlar ve hatta zararlı çıkanlar olur. İnsanlar bu oyunda en fazla kârlı çıkabilmek için bütün kozlarını oynayarak diğer oyuncuları yenmeye ve bu suretle de onlardan faydalanmaya çalışırlar. Siyâset ve hukuk toplumun bu tarihi çatışmasının ürünüdür. İnsanların iletişim kurmaları ya da birbirlerini etkileyerek iknâ etme kandırma çabası dil ve edebiyâtı doğurmuştur. Tabii ki bütün bu toplumlaşma sonrası sorunlar aslında toplumun varoluş nedenleri olan temel ihtiyuçların karşılanma zorunluluğuna dayanıyor. Öyleyse temel ihtiyaçların karşılanması demek olan iktisat ve onun unsurları altyapıyı, toplumlaşma sonrası doğan diğer ihtiyaç ve çatışmalar ise üstyapıyı oluşturuyor. Bunlar dil, kültür, din, merasimler, eğlenceler, yemekler, el işleri gibi konuları kapsar.

· 18. yüzyıl öncesi Tekmen’e ait varlıklar ve görüşler

Tekmen’de yaşamış ve yok olmuş çok sayıda uygarlığın izi vardır. Arkeolojik bulgular ancak kelik, hayat, veya ev yeri eşmek için yapılan kazılarda köylülerce bulunmuş mezarlar, çömlekler vesairedir. Bu gün Tekmen arazisinin çeşitli yerlerinde 30 civarında eski yerleşim yeri ve mezarlık bilinmektedir. Ancak bu uygarlıkların çoğu hakkında arkeolojik bulgular dışında bilgimiz yoktur. Bazılarını ise rivayetlere dayanarak biliyoruz. Buna göre Tekmen köyünün tarihini dört ayrı dönem halinde incelemek olasıdır: 1. 18. Yüzyıl Öncesi:Tekmen’de Günümüz Uygarlığından Önce Yaşayan Uygarlıklar 2. 18. Yüzyıl: Günümüz Tekmen’inin Çekirdeği; Kafadar ve Sonrası 3. 19. Yüzyılda Tekmen: Modernizm 4. 20. Yüzyıl ve Bilinen Uygarlığın Sona Ermesi

1. 18. Yüzyıl Öncesi:Tekmen’de Günümüz Uygarlığından Önce Yaşayan Uygarlıklar

Tekmen köyü özellikle dağlık ve bol yağmur alan yapısıyla koyun ve keçi beslenmesi açısından çok elverişli bir köydür. Kışları eski dönemlerde uzun süren kışlarda karlar altında büyüyen otlar baharla birlikte gür ve çeşitli bir zenginliğe kavuşur. Yaylalarda bu nedenle onbinlerce koyunu besleyebilecek zenginlikte otlaklar vardır. Güneydeki ormanlık ve kayalık alanları da keçiler açısından çok elverişlidir. Öyle ki bu yalçın kayalıkların kimi yerlerine kurtların girmesi bile imkansızdır. Keçiler doğal olarak kendilerini koruyabilirler. Ayrıca bu kayalıklar kışın yazın her dönem zengin ve çeşitli bitkiler barındırır. Yaylaları, ormanı ve yalçın kayalıklarıyla Tekmen keçi-koyun yetiştiriciliği açısından ideal ölçülerde bir yerdir.

Koyun-keçi yetiştiriciliğinin yanı sıra güneyde sıcak mikroiklim görülür. Baharın erken donları nadir olur. Güneyde yer alan Tekmenbağı ve Yokuşdibinde üzüm bağları vardır ve hastalık vs. olmadığı yıllarda bol mikarda üzüm tahsilatı yapılır.

Tekmen’de arazi de özellikle güneye doğru genişler ve buralarda ekin yetiştirilir. Özetlersek köyün koyun-keçi cenneti olması, güneyinin bağlık olması, geniş ve verimli tarlalarının bulunlası köyümüzü her dönemde çekim alanı (cazibe) çok yüksek bir yerleşim alanı yapagelmiştir. İşte bulduğumuz binlerce mezar ve 30’dan fazla bozulmamış mezarlık köyümüzün 10 binlerce senedir hiç boş kalmadığını, her dönemde üzerinde insanların yaşadığını ve köyümüzün zengin doğal imkanlarıyla bu insanları besleyebildiğini gösterir.

Tekmen, İkipönneli, Tekmenbağı, Saltuk, Maden deresi, Yokuşdibi, Adaköy, Deretağla, Çallağabak, Almacuk, vs. gibi daha pek çok yerlerde bu dönemlere ait eski mezarlıklar vardır. Bu mezarlardan çok eski olan bazıları toprağın zaman içinde aşınması nedeniyle açığa çıkmış haldedir. Bu mezarlardan Tekmen’in tabanında bulunan mezarlığın kime ait olduğunu eskilerden de bilen olmamıştır. Ancak bu mezarlıklar günümüz Tekmen’inin ve Saltuk’unun binlerce yıllık eski bir yerleşim yeri olduğunu gösterir.

Saltuk mezarlığında da eski dönemlere ait aşağı yukarı 70 civarında mezar vardır. Bu günümüz Saltuk’unun mezar sayısının iki katından fazladır. Saltuk mezarlığındaki bu eski mezarlara ait görüşler şöyledir. Eski dönemlerde Osmancık’ta oturan koyun-keçi güden insanlar yazın yayla olarak Saltuk’a bazıları da daha yukarı yaylalara çıkarmış. Bu insanlar yazın Saltuk’ta veya yaylalarda kışın ise Osmancık’ta otururlarmış. Saltuk mezarlığındaki eski mezarlar onlara ait olmalıymış. Ancak Saltuk’un yerleşim alanında da mezarlar bulunmuştur. Hatta duvar, ev kalıntıları, ocak kalıntıları vesaire de bulunmuştur. Bunlar Tekmen topraklarının binlerce yıldır hiç boş kalmadığını hep yerleşim alanı olageldiğini gösterir.

Adaköy’de tahminen 19. yüzyıl başlarına kadar bir Rum köyü varmış. Orada kilise yeri ev yeri bulunmaktadır. Rumlar bir nedenden dolayı Hacıköyü’ne göçmek zorunda kalmışlar ve Adaköyü tamamen terketmişler. Bunun için kanıt şudur. Adaköy’ü son terkeden Rumlardan bir kadın oradaki arazisini Sağır Ali Osman’a (Ahmet Çavuş oğlu) satar. Daha sonra da çeşitli defalar parasını almak için Saltuk’a gelir-gider. Daha sonra da hiç gelmez olur. Velhasıl parasını alamaz. Kaynak: Mehmet Çelik (Ali Osman oğlu)

18. yüzyıl öncesi Tekmen’ine ait çok sayıda rivayet ve hikâye vardır. Bunlardan en meşhur olanlarından biri de Koyunbaba’nın Saltuk’u yayla olarak kullandığı ve koyunlarını yazın Saltuk’a ve yaylalara getirdiği yönündedir. O dönemde Sarılalan ve Saltuk’taki arazileri ektiği ve bu nedenle “Sarıalan-Saltuk enüğüme yallık” dediği anlatılır. Koyunbaba’ya ait olduğu söylenen bir mağara Çomağın çal ile Ahladın çal arasındaki çayın içindedir. Bu deliğe halk arasında Koyunbaba’nın evi denmiştir. Bu mağaranın içinde taş üzerinde yukarı doğru giden bir at izi vardır. Gene bir de köpek yalağı denen düzgün oyulmuş bir taş oyuğu vardır. Rivâyete göre kadılar haram yediği için Koyunbaba kadılara kızar ve o nedenle köpeklerinin birine “Alakadı” diğerine de “Karakadı” der. Duruma kızan kadılar Koyunbaba’yı divana şikâyet ederler. Bunun üzerine Koyunbaba divana Padişah’ın huzuruna çıkarılır. Padişah: “Sen köpeklerine kadı diyormuşsun. Kadılar senden şikâyetçi” der. Koyunbaba: “Kadılar haram yer ama benim köpeklerim yemez. İsterseniz müsaade buyurun deneyelim” der. Bir kap haram bir kap da helal yiyecek hazırlanır ve köpekler çağırılır. Köpekler Osmancık’tan Istanbul’a çağırılınca birkaç saniyede gelirler. Efsane bu ya ve köpekler helal kaptaki yiyeceği yerler ama haram olana dokunmazlar. Bu hikâye bana göre eskiden beri Osmanlı düşmanı olan Alevi unsurların uydurdukları bir masaldır. Ancak bu masal Saltuk’ta yıllarca anlatılmıştır. Elverir ki Saltuk’un ya da Tekmen’in bir zaman önceki sakinleri aleviydiler. Düşmanları Koyunbaba’yı bu delikte kıstırınca Koyunbaba atıyla bu kayaya tırmanmış izler öyle oluşmuştur inancı hakimdir.

Koyunbaba konulu anlatıların neden masal olduğuna gelince kayıtlara göre Koyunbaba denen adam Anadolu’ya ve bu arada Osmancık’a 12. yüzyılda gelip yerleşmiştir. Gene 12. yüzyılda ölmüştür. Yıldırım Beyazıt’tan en az 300 sene önce ölmüştür. Dolayısıyla Yıldırım Beyazıt’ın askeri amaçlarla yaptırdığı Koyunbaba köprüsüyle hiçbir ilgisi yoktur ama anlatılar o köprüyü de Koyunbaba’nın yaptırdığını söyler. Görülüyor ki kulaktan gelen kaynaklar içinde doğrulardan çok yanlışların bulunduğu ama temelde ahlaki öğretiler taşıyan mistik masallardır. Çok ciddiye alınmamalıdır.

Koyubaba’ya ait olduğu söylenen bir kalıntı da Çomağın çalın zirvesinde yer alır. Burası Türbenin Uç diye anılır. Türbenin uçta birbirini izleyen 9 kadar taş öbeği vardır. Halk buranın kutsal bir yer olduğuna inanır ve buradan hiçbir şey alınmaması gerektiğini söyler. Eğer alınırsa bu alan kişiye kötü şeyler olarak döner inancı hakimdir. Koyunbaba atıyla bir sıçrayışta buradan Karasivri’ye oradan da Osmancık’a uçmuştur. Sıçramadan önce Koyunbaba buradan Osmancık yönüne bir taş atar ve “Taşın düştüğü yere beni gömün” der. Daha sonra bu taşın Osmancık’a bu günkü türbesinin olduğu yere düştüğü söylenir. Hatta taşın yakın zamana kadar orda durduğuna ve üzerinde parmak izleri bulunan resminin de çekildiğini söyleyenler vardır. Tabii esfanelerin sonu yoktur.

Tarih doçenti Ahmet Öğreten mezarlıklar konusunu şöyle yorumluyor: “Tekmen’in en az 30 kadar yerinde bizim kime ait olduğunu bilmediğimiz mezarlık var. Bu mezarlar Kağnı Yolunda, Adaköyde, Buzağı Kayasında her yerde var. Besbelli ki buralarda insanlar ekip-biçmişler ve yaşamışlar. Ben şöyle tahmin ediyorum. Yeniçeri ocağının bozulmasıyla birlikte devlet artık devlet olmaktan çıkıyor ve sözünü kimseye geçiremiyor. Örneğin devleti dinlemeyen kişilere karşı kuvvet kullanamıyor çünkü yeniçeri ocağı söz dinlemiyor. İşte bu ana-baba günü II. Mahmut’a kadar sürüyor. Ancak artık iş işten çoktan geçmiş oluyor. İşte artık ordunun devleti dinlemediği bu dönemde devlet vergi dahi toplayamıyor. Devletin durumunu bilen ağalar ve aşiretler vergi vermiyorlar. Bu nedenle de devletin mali durumu da bozuluyor.

Bu dönemde devlet vergi toplayamama sorununa kendince şöyle bir çare buluyor. Mültezim denen o yörenin kuvvetli kişilerini vergi toplamakla görevlendiriyor ve onlara diyor ki ‘Sen vergiyi topla bana da şu kadar kısmını ver gerisi senin olsun.’ Bu sorunu devlet açısından çözüyor. Devlet neticede vergisini topluyor ama bu sefer de mültezimler işi azıtıyorlar. Şöyle ki bazı yıllar yağışlı geçer bol ürün alınır. Kimi yıllar ürün olmaz kurak gider. Köylü sadece kendine yetecek kadar ürün alır ve bunun % 10’unu devlete ödemesi durumunda aç kalır. Ama vergiyi devlet kendisi toplayamadığı için mültezimle halka adaletsiz davranırlar. Ürün olsun veya olmasın yarısını alıp devlete yüzde vermeye devam ederler. Halka acımazlar. Yetkili ve güçlü oldukları için de kimse onlara bir şey diyemez. Devlet ordusuna söz geçiremediği için mahkemeler de işlemez hale gelir. Dolayısıyla halk köyde geçinemez hale gelir. Zamanla iyice yoksullaşan halk köyü terkeder ve şehirlere yerleşir. Çünkü şehirde tarım üretimi olmadığı için vergi de yoktur. İşte sanıyorum bu mezarlıklar o dönemde Tekmen’de boşalan köylerden kalma mezarlardır.”

Eski dönemlerden kalma mezarlar gösteriyor ki Tekmen köyü çok eski bir yerleşim bölgesidir ve tarım ve özellikle hayvancılığa çok elverişli olması nedeniyle üzerinde çok sayıda uygarlığın gelip geçtiği bir muhit olagelmiştir.

2. 18. Yüzyıl:

Günümüz Tekmen’inin Çekirdeği; Kafadar ve Sonrası Tekmen köyünün bu günkü uygarlığı aşağı yukarı 300 senelik bir dilimi kapsamaktadır. Bilinen ilk dönem Kafadar dönemidir. Kafadar döneminin de aşağı yukarı 100 yıllık bir geçmişi olabilir. Kafadar sonrası Tekmen günümüzdeki Tekmen’in çekirdeğidir. Kafadar’ın 18. yüzyılda yaşadığını hesap edersek daha önceki yüzyılda günümüz Tekmen’inin varlığına ait kanıt yoktur.

Kafadar’ın yaşadığı Tekmen nasıl bir uygarlıktı? Acıpınarın başlarında dağınık yağılmış 5-6 tane köm. Diğer bir deyişle içinde insan ve hayvanların ayrı bölmelerde birlikte yaşadığı hayatlar. Taş duvarla örülüp üstü akmasın diye ağaç dalları ve kil toprak örtülen basit yapılar. Bu kömlerin içerisi hayvan ve insanlar için ikiye ayrılmış ve giriş kapıları da ayrı ayrı yapılmıştır. İnsanların yaşadığı bölümün bir tarafında ateş yakıp yemek pişirmek için ocak yeri vardır. Zemin topraktır ama toprağın üzeri çöpür kilimlerle daha sonra da minderlerle kapatılmıştır. İçerisinin havası çoğu kez nemlidir ama bir süre sonra hissetmezsiniz. Hayvanların buharı içeriyi kış soğuğunda iyice ısıtır. İşte insanoğlunun hayatta kalabilmek için akıl ettiği müthiş bir çözüm: hayvanlar. Yalnızca eti, sütü, vs. için değil aynı zamanda ısısı için de havyanlar. Hatta arkadaşlığı için de.

Evde kap-kacak olarak ne vardır peki? Bir tıkır, bir şapşal, tekne, oklağaç, yaslağaç, sacayak yerine yanyana konmuş iki taş, bazen üzerinde ekmek yapılan düzgün kenarlı taşlar, çöpür çuvallarda un-ekin, kurutulmuş meyveler, banmada pekmez, bazen ekşi, deriye basılmış çökelik, peynir. Ekmek ıslanmış ve mendile doldurulmuştur. Tencereler topraktır. Su kapları bazen toprak bazen ağaçtır. Toprak sürahilere kışın pekmez doldurulur ve altınmış gibi saklanır. Kimseye uzandırılmaz. Bir kapta mutlaka bıçak kesmez yoğurt vardır. Sarımsak vardır bir çuvalda soğan vardır. Kurutulmuş nane vardır baharat olarak. Her şey toprak rengidir. Et veya kıyma ancak varlıklı insanların her zaman yoksulların ise nadiren yiyebildiği kıymetli bir mücevherdir.

· 18-19. yüzyıl toplumu nasıl bir toplumdu?

18. ve 19. yüzyıllar Tekmen’i doğal kaynaklar açısından zengin ama beşeri (insan) kaynaklar açısından yetersiz bir yerleşimdir. Doğal kaynaklar son derece zengin ve yeterlidir ama beşeri kaynaklar yani sözkonusu doğal kaynakları işletmek için gerekli olan insan gücü eksiktir. Bu eksikliğin en önemli nedeni uzun yıllar süren askerlik hizmetidir. İsterseniz bu önemli konuyu biraz açıklayayım:

Sultan II Mahmut tıpkı III Selim’in ve kendisinden önceki bilumum padişahların farkına vardıkları gibi söz dinlemez bir ordunun devleti devlet olmaktan çıkarıp bir şer kurumu haline getirdiğini ve padişahları hiçbir şey yapamaz hale geldiklerinin farkındadır. Onun seleflerinden farklı tarafı konuyu tamamen çözebilmesi ve “Ya devlet başa ya kuzgun (yeniçeri ocağı) leşe” diyerek 1826 yılında yeniçeri ocağını kaldırmasıdır. Ordunun söz dinlememe sorunu böylelikle temelli olarak çözüldükten sonra ordunun silâh ve eğitimine önem verilmiş ancak yeterli silâh ve eğitimin de ordunun başarılı olmasına yetmediği farkedilmiştir. Özellikle ordunun asker ihtiyacının karşılanabilmesi için yeni tedbirlere başvurularak ordunun ihtiyaçları her şeyin üzerinde tutulmuştur. Ve kurulan yeni mekanizma şöyle işlemiştir. Devlet her sancaktan o sancağın nüfusuna göre muntazam sayıda askeri her yıl istemiştir. Böylelikle kendi asker ihtiyacını karşılamıştır. Ancak valiler bir kanun bulunmadığı için askere alma işini keyfi hale getirirerek diledikleri insanları diledikleri süre için askere göndermişler hakkaniyet ve iş gücü gibi unsurları dikkate almamışlardır. Ömrünün en üretken yıllarını süresi bilinmeyen askerlik hizmetine ayıran genç erkekler askere tıpkı hapse götürülür gibi elleri kelepçelenerek ve evli, nişanlı, çocuklu, ya da bakması gereken anne-babası var diye ayırt etmeden götürülmüş ve askerlik hizmeti çok uzun yıllar sürmüştür. Bu durum ülke ekonomisini de ağır bir felce uğrattığı gibi halkı moral yönden çökertmiş ve askerliğe karşı bir bıkkınlık doğurmuştur.

Daha sonraki meşrutiyet yıllarında durumun özellikle ülke ekonomisini felce uğrattığı farkedilerek redif kıt’aları denen ve erkek nüfusun zirai ve hayvancılık işlerini aksatmayacak ama gerek olduğu taktirde de hemen seferber edilerek askerlik hizmetine alınacak kıt’alar oluşturulmuştur. Redif kıt’aları özellikle ekonomik kayıpları en aza indirmek yönünden faydalı olmuş bir askerlik biçimidir.

İşte Tekmen II Mahmut’tan itibaren 19. yüzyıl boyunca Tekmen’den askere alınan erler. 18-20 yıl gibi çok uzun sürelerle askerlik yapmışlar, bu süre içinde kimileri şehit düşmüş köye dönebilenler de artık verimli yıllarını geride bırakmış birer ihtiyar olarak dönmüşlerdir. Rahmetli Akmemük dedem bu örneklerden biridir. 17 yaşında başladığı askerlikten 45 yaşında artık saçı sakalı ağarmış bir ihtiyar olarak dönmüştür. Diğer bir örnek de Kurtgöz adıyla anılan kişidir. Kurtgöz hemen hemen 15 yıl kadar askerlik yaptıktan sonra artık çocuklarının yanına dönmek için askerden firar eder. Köye döner ve birkaç sene köyde yaşar. Ancak kendisine “Eğer teslim olmazsan askere çocuklarını götürürler” derler. Buna dayanamaz ve çocuklarını kurtarmak için teslim olur ve askere gene gider. Bir daha da dönmez. Akıbetine dair hiç bir bilgi yoktur. Harplere gitmiş Ruslara esir düşmüş ve seneler sonra bir yolunu bulup Türkiye’ye dönebilmiş Gazi’nin Alişan vardır. Gene aynı şekilde İngilizlere esir düşüp Hindistan’a götürülen ve orada fillerle ağaç taşıttırılan Mencük vardır. Eski adamların bu türden harp hikayeleri çoktur. Elbette ki ülke savunması için birileri şehit olacaktır birileri esir de düşecektir.

İşte ülkemizin içinde bulunduğu harp durumu köyümüzü her dönem en az 60-70 kişinin harpte olması dolayısıyla çalışamaması üretememesi gibi bir durumda bırakmıştır. Zaman zaman bu oran öylesine yükselmiştir ki köyde yalnızca 1-2 erkek bırakılmış diğerleri tamamen harbe götürülmüştür. Örneğin İbrahim dedem köyde sığırtmaçlık yaparken Bekir Ağa zamanın muhtarıdır. Eski muhtarlıklar ölünceye kadar süren türden muhtarlıktır. Köye jandarma gelir ve askere götürmek üzere köyün bütün erkeklerini toplar. 70-80 kişi vardır toplam. Köyde iş yapabilecek hiç erkek kalmaz. 16 yaşındaki çocukları bile işe yarar bulduysa alır. Bu arada İbrahim dedemi de alır. Bekir Ağa bakar ki köyde muhtar diye tek kendisini bırakıyorlar. Durum kötüdür. Jandarmaya yalvarır: “Yapman, etmen o köyün sığırtmacı köyde iş yapacak erkek bırakmadınız onu da alusanız temellü aç ölürük. Bu çoluğa-çocuğa kim bakacak?” diye İbrahim dedemi geri bıraktırır.

Harpler dolayısıyla seferberlikler sonucunda iş gücünün bu derecede azalması elbette ki yoksulluk dahası açlığı beraberinde getirir. Harp koşullarında dağılır. Açlık nedeniyle iş gücü iyi olan aileler ayakta kalmayı başarırlar. İş gücünü kaybeden aileler açlık çekerler ve başkalarına hizmetçi durur, karın tokluğuna uzun yıllar onların hizmetini görürler. Köy toplumunda kanunlar tıpkı ormandaki gibi işler: sert ve acımasızdır. Yoksulluğa düşen ailelerin her şeyi iyi durumda olan ailelerce talan edilir. Namusu, ırzı, tarlası, ambarındaki ekini, hayadı, karısı-kızı, velhasıl neyi varsa yağmalanır. İşte köyde ağa denen kişilerin yaptığı şey budur. Güçlerinin yettiği kadın ve erkek kişilerden mümkün olduğunca faydalanmak onları kendi hizmeti için kullanmak. Bu gün Tekmen’de aileler arası düşmanlığın temelinde işte bu “gücü gücü yetene” kanununun 18. ve 19. yüzyıllardaki icrası vardır. Eğer eski kadın ve erkekleri dinlerseniz size esas olarak bu kanunun nasıl uygulandığını, filan ağanın ya da falan kişinin bileğine güvenip nasıl şunun-bunun karısına-kızına sulandığını, nasıl tarlasına el koyduğunu, kendisini topraksız veya savunmasız diye neden “eremeki” diye ayıpladığını bulursunuz. Güçlüler zayıfları daima ezerler. Köyün kanunu budur.

Ancak şurasını da belirtmek gerekir ki tarihin diyalektiği zikzaklıdır. Dümdüz ilerlemez. Zayıflar güçlüleri asla sevmezler. Onlara zayıf oldukları sürece boyun eğerler ama güçleri yettiği anda ağa-mağa dinlemezler. Bir yaşamak ve onur mücadelesine başlarlar. Ağaların kendilerine çok gördüğü insan olma hakkını söke söke alırlar. Bunun da örnekleri çoktur köyümüzde. Çok ağayı gücü yetince alt eden yiğitler yetişmiştir bu zayıf sınıfın içinden. Örnek mi? Örnek pek çoktur. Meselâ Kurtgöz’ün Rüstem bunu başarmıştır. Hacı Rüstem bunu başarmıştır. Kâmil Aslan bunu başarmıştır. Kendilerini ezenlere yaptıklarının bedelini ödetmişlerdir. İşte size iyiler ve kötüler savaşı.

Harpler sonunda askerlik 3 yıla filan inmeye başlayınca köyde zamanla çalışabilir erkek nüfusu artar. İş gücünün artması üretimi de artırır. Bu da köyümüze nispi bir refah ortamı sağlar. 1935-1975 arasındaki 40 yıl Tekmen’in altın çağıdır. En varlıklı ve nüfusunun nispeten en rahat olabildiği dönem bu dönemdir. Refah düzeyi komşu köylere oranla çok yüksektir. Öyle ki Danişment ve Göreşen köylerinden işsiz kalan insanlar düşük ücretlerle çalışmak için köyümüze gelmişler; tarla açmak, ev yapmak, kereste çekmek, davar gütmek, vs. gibi işlerde çalışmışlardır. Yükselen refah ve artan iş gücü zamanla köyümüzün doğal yapısını adeta “kemirir” hale gelmiştir. Nüfusu çığ gibi büyüyen köy tarla açılabilecek ne kadar arazi varsa tümünü tarla haline getirmiş, kesilebilecek ne kadar ağaç varsa hepsini kesmiş, işgal edilebilecek ne kadar su-çeşme kenarı varsa tümünü işgal etmiş, otlak alanlar azami ne kadar hayvanı doyurabiliyorsa o oranın belki üç katı kadar hayvan varlığına ulaşmış velhasıl artık köye sığmaz olmuş, onu kemirmeye başlamıştır. İlgililer nasıl en olmadık yerlere tarlaların açıldığını, nasıl son fidanına kadar çamların, ardıç ve meşelerin kesildiğini, akarsular akamaz halde sağına soluna bahçelerin kurulduğunu bilirler. Ve köyde 20.000’in üzerinde koyun-keçinin yayıldığını da bilirler. Hiç abartmıyorum. Köyümüzde toplam 20.000’inin üzerinde koyun-keçi yayılırdı. İş o reddeye gelmişti. İşte 1970’li yıllar tam da bu patlama noktasıdır. Artık köye çok fazla gelen 2000’in üstündeki nüfus yavaş yavaş karnını doyurabilmek için yeni arayışlara girmiş ve aslında 1960’lardan başlayarak 1990’lı yıllara kadar köyü terk etmişler ve Ankara başta olmak üzere Osmancık, Çorum ve diğer illere yerleşmişlerdir.

Köyden göç edip söz konusu şehirlere yerleşen bu ilk kişilere I. kuşak göçmenler dersek, o göçmenlerin çocukları II. kuşak, II. kuşak göçmenlerin de çocukları III. kuşak diye sayılabilir. Elbette ki I-II. kuşak göçmenlerin köyümüzle kaçınılmaz olarak ilgisi vardır. Çünkü çocuklukları ve gençlikleri bu köyde birlikte geçmiştir. Birbirleriyle ilişkileri olmuştur. Ancak III. kuşağın köyümüzle ilgisi hemen hemen yoktur. Dolayısıyla Tekmenli olarak yalnızca I-II. kuşakları saymak doğru olur. Kültürel olarak yalnızca bunlar bizim kültürümüzü tanırlar. III. ve sonraki kuşakların kültürel bağları da yoktur. Diğer bir deyişle Tekmen kökenli olup Tekmen 1985 öncesi doğanlar Tekmenlilerdir. Daha sonra başka yerlerde doğanları köyümüzden saymanın hiçbir mantığı yoktur.

Bu konuda Sn. Kemalettin YILMAZ’ın görüşleri dikkate değerdir: ” SAYIN MEHMET ALİ Tekmenle ilgili yazında demişsinki 1985 den sonra doğanlar tekmenli değil demişsin bu düşüncene katılmıyorum. Nedenine gelince. Bu tarihden sonra doğan kültürüne örfüne bağlı pırıl pırıl gençleri tanıyorum. Bu biraz haksızlık diye düşünüyorum. Bırak onu daha üst yaşlarda tamamen asimile olmuş insanlar var. benliğini kültürünü unutmuş. AĞACIN YAPRAKLARI KURUSADA SORUN DEĞİL YETERKİ KÖKLERİ KURUMASIN, İşde bu sözden yola cıkarak. eğer köy havasını tenefüs eden insanlar. kökler olarak dallarımızı bizden uzayan yaprakları manevi olarak besleyemiyorsak, bence suc köklerde. Bizim coğu insanımız bir özentidir gidiyor. ne kentli olabilmiş nede köylü iki arada kalmış bucalama devresinde aslında olduğu gibi kalsa daha iyi cağın getirdiklerinden tabiki faydalansın ama maneviyatını kaybetmeden. Bence göbek acmak pantolonun dizkapağını yırtmak sacını renkden renge sokmak cağdaşlık değil tam bir masgaralık. Hatta bırakın köyü türkiyedeki bu tür kültür yozlaşması giyim tarzları aşırı dincilerin ekmeğine yağ sürmüştür. Eğer gençlerimize Cumhuriyetimizi ,Memleketimizi, Vatanımızı,Doğduğumuz köyümüzü anlatamayıp sevdiremezsek onlara bunları öğretmezsek suclu onlar değil biziz. Her zaman atasözlerini kendimze baz almalıyız. Hayata dair ne varsa onlarda saklı. Sevgilerimle……..”

Sn. Kemalettin YILMAZ sanıyorum haklı. Daha sonra doğup da kültürümüzü özümsemiş pırıl-pırıl gençler gerçekten var. Ve bunlar Tekmenlidir. O zaman yukarıdaki ifâdemi şu şekilde düzeltmeliyim: Hayret verici ama bunlardan da bizim kültürümüzü özümsemiş gençler çıkıyor. Bu da elbette ki Sn. Kemalettin YILMAZ gibi bana da sevinç veriyor. Seviniyorum bazı değerlerin yaşamaya devam ettiğini gördüğüme.

3. 19. Yüzyılda Tekmen: Modernizm

Tekmen’e sanayi ürünleri 1930’lu yıllardan itibaren tedricen girmeye başlamıştır. Hatırlarsanız sobanın bilinmediğini söylemiştim. Hacıköy’de Rumlar “Evin ortasında ateş yanacak” demişler ama bizim halk onlara hiç evin ortasında ateş yanar mı evi yakmaz mı diye mukabele etmişler. Bu hadise gâvurun aklının Türk’ten daha sardığına yorulmuştur. Oysa bu doğru değildir. Yani eğer kerâmet gâvurluktaydı ise Türkler aynı gâvurlardan almadılar mı bu toprakları? O kadar akılları sarıyordu da onun için mi boyun eğdiler? Ben gâvurun aklının daha sardığı görüşüne katılmıyorum. Uygarlık konusuna gelince uygarlıkta geri kalmamız ilerleyemememiz çeşitli nedenlere bağlıdır. Ama uygarlığın tohumları olan bütün malzemeler: yazı, riyaziye, edebiyat, kutsal kitaplar, vs. orta doğu kökenlidir. Nasıl Avrupalı riyaziyeyi orta doğudan aldıysa biz de bu gün dönüp onların bilim ve teknolojisini onlardan alacak ama üstüne kendimiz yükseleceğiz. Bu işler böyledir. Yoksa Amerika’yı yeniden keşfetmeye hacet yoktur.

Modernizm Batı Avrupa’da 16. yüzyılda sanayiileşme ile başlayan altyapısal ve üstyapısal değişimdir. Düşünce odur ki insanlar sorunlarını bilimsel yöntemlerle ve hukuki kurumlar aracılığıyla çözerler. Bilim ve teknoloji eksenli bir yeni düşünüş ve yaşayış akımıdır modernizm. Ancak şurasını da belirtmek gerekiyor ki modernizm yani bilime, teknolojiye ve mantığa olan inanç 16-18. yüzyıllarda çok fazla iken zamanla bilimin, teknolojinin ve mantığın insanın her sorununu çözemeyeceği yönünde bir hayal kırıklığına yol açmış ve yerini her şeyin “abes” olduğu temelli post-modern yaşam şekillerine terk etmiştir.

Avrupalı her ne kadar modernizmi yani endüstri, sanayii inkılabı, bilim, felsefe, aydınlanma, vesaire koştursa da bunlar içte ve dışta çeşitli düşmanlarla boğuşmak zorunda kalmış zayıf Osmanlı halkı için birer lükstür. Osmanlının memlekete bunları getirecek öyle uzun boylu vakti yoktur. Zira kendisinden üstün konuma geçmiş Rusya, İngiltere, Fransa gibi büyük devletler ne Osmanlıya ne de diğer uygarlıklara göz açtırmayacak kalkınmalarına, kendilerini toplamalarına asla meydan vermeden ülkeyi parçalamaya son sür’at devam edeceklerdir. Batı dediğimiz İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlıya birbirlerine baktıkları gözle bakmazlar. Örneğin bu üç devlet birbirlerinden çok Osmanlıyı parçalamaya çalışmışlardır. Çünkü Osmanlı Müslümandır dolayısıyla da üçüncü sınıftır. Öyleyse öyle hakim olmaya filan hakkı yoktur. Böyle bir devlet değil ancak böyle bir sömürge olabilir. Sırp, Yunan, Ermeni ve Arap isyanlarında hep bu üç devletin parmağı vardır. Kaldı ki Rusya’nın sürekli saldırılarına öbür ikisi sesini çıkarmaz. Bu durum yıllarca sürer. Batı’dan geri kalmamızın en büyük nedenlerinden biri de budur. Batılı bizi karşısında kendisi gibi şahsiyet sahibi bir devlet olarak görmek istemez.

İşte Devlet-i Aliye’nin tökezlemeye başladığı andan itibaren saldırılar neredeyse aralıksız olarak tam 200 yıl sürer ve sonunda da başarısızlıkla sonuçlanır. Devlet ruhu Türk milletinin asla vazgeçemeyeceği asil bir ruhtur. Mustafa Kemal buna son noktayı koymuş ve Batılıyı bu topraklardan bir daha unutamayacağı bir ders de vererek kovmuştur.

Kovmuştur ama kalkınmamız da geç kalmıştır. Üstelik 200 yıl süren sonu bu gelmez saldırılarda milyonlarca şehit verilmiş, harpler ülke ekonomisinin toparlanmasına asla fırsat bırakmamıştır. Yani şu sonucu net olarak çıkarabiliriz: Batılıklar ülkemizin kalkınabilmesi için gerek duyduğumuz zamanı bize ancak onları topla-tüfekle bu topraklardan kovduğumuz zaman tanımışlardır. “Gücü gücü yetene” kuralı yalnıza Tekmen’de geçerli değil işte görüyorsunuz dünyada var olabilmek için de geçerli. Eğer silâhlı kuvvetlerimizin gücü ve caydırıcılığı olmasa Türk bayrağı ve Türk devleti 24 saat var olamaz. Bunun kanıtı son 200 senelik harp tarihidir.

Geldiğimiz nokta şurasıdır ki ülkemiz gibi Tekmen’imizin de kalkınabilmesi ancak Batılıların ülkemizden ebediyen kovulup Cumhuriyet’in kurulmasıyla başlayabilmiştir. İstiklâl Harbi sonrasında kaybolan işgücünün ve savaş kayıplarının sadece Tekmen köyü için telafisi bile 1935’leri bulur. Harbin 1922’de fiilen bittiğini hesap edersek hayatın normal hale gelebilmesi için 13 sene daha gerekmiştir. Modernizme sıra şimdi geldi tam tamına 335 sene sonra. İşte bu 335 sene Batılının bize kaybettirdiği zamandır. Batı hayranları böylece kiminle dans ettiklerini iyi bilmelidirler. Teknoloji evet, bilim evet ama Batı sevgisi hayır.

Modernizm Tekmen’de 1935 yılından sonra başlayabilmiştir ve bunun da sorumlusu Osmanlıyı bir müstemleke ülkesi haline getirebilmek için canla-başla çırpınan Batılı düşmanlarımızdır. Yoksa Türk’ün kafasının basmaması falan değildir. Peki modernizm anlamında neler olmuştur? Şimdi bunlar bakalım:

Tekmen Köyümüzün Modernleşme Tarihi

Soba 1940
Okul (Tekmen) 1944
Okul (Saltuk) 1966
Su (Tekmen) 1959
Su (Saltuk) 1995
Radyo 1960
Kamyon 1964
Traktör 1966
Yol 1966
Elektrik 1975
Televizyon 1975
Telefon 1986

Aslında modernleşmenin içeriği daha önemlidir. Yani temizlik ve hijyen maddelerinin yeni ilaçların hatta öncelerin hiç bilinmeyen zeytin, şeker ve salça gibi yiyecek maddeleri de köyümüzde 1940’lardan sonra bilinmeye başlanmıştır. Sobadan önce evlerde büyük bir ocaklık vardı ve her akşam bir-iki yük odun yakılıp ocağın başına sıralanılarak ısınılırdı. Tabii hayvanların ısısından yararlanarak ahırların yanına veya kenarına ev yaptıklarını da anlatımıştım. Soba zorlu kış günleri için çok büyük bir kolaylık getirmiştir. Okul ilk defa Tekmen’de 1944’te açılır. Saltuk’taki ve Karataş’taki gençler –tabii erkek olanlar- Tekmen’e yürüyerek gidip-gelirler. Ancak eski zaman köy toplumu yabancı unsurlara karşı o kadar müsamahasızdır ki Tekmen’e okumak için Saltuk ve Karataş’tan gelen çocuklar Tekmenli çocuklarca taşlanır. Azıkları, elbiseleri çalınır. Hakaret edilir. Velhasıl bu çocuklar her gün 6 km yol yürüdükleri yetmiyormuş gibi bir de bu hakaretlere maruz kalırlar. Okul, devletin Tekmen’e ve Saltuk’a yaptığı en işe yarar kurum olmuştur. Zira bu okullardan yüzlerce memur yetişmiş ve böylece ekonomik özgürlüğüne kavuşmuşlardır.

Su sorunu aslında bir tür su kirlenmesi sorunudur. Şöyle ki Tekmen veya Saltuk için 19. yüzyılda bir su sorunu yoktu. Ama 1935 sonrasında artan nüfusa mevcut su yetmemeye başladı ve su sorunu yüzünden artık insanlar kavga etmeye başladılar. Dahası bu suların yukarısına ahırı ve tuvaleti de olan evler yapıldı ve bu evler suyu kirletmeye başladılar. Tekmen’de de Saltuk’ta da durum budur. Bir noktaya dikkat eder misiniz? Köylüler yukarısına ev yaparlarsa suyun kirleneceğini ve kendileri için artık bir su kaynağı olmaktan çıkıp hastalık kaynağı haline geleceğini akıl edemezler. Edebilseler de aldırmazlar. İşte cahillik denen şey bu vurdumduymazlıktır. Tekmen’e Çaldibinden Saltuk’a da Almacuktan su getirilmiştir.

1960’da ilk radyoyu Tekmen’de Tahir ve Saltuk’ta Hacı Mehmet alırlar. Radyo, köylü için haber ve bilgi kaynağıdır. Türkü-şarkı dinlenir. Zaten hemen çok tutulur ve akşamları radyosu olan evlere radyo dinlemeye gidilir. Akşam 7.30 haberleri topluca dinlenir. Odalara insanlar üstüste sıkışırlar. Eve sığmayanlar sokaktan dinlerler. Radyo dinleme işi köyümüzde o kadar tutulmuştur ki televizyona rağmen hala o klâsik 7.30 haberleri dinlenmekte olan evler vardır.

Köyümüz için devrim niteliğinde bir başka gelişme de traktördür: 1966. Tranktörden önce tarlalar öküz veya atla sürülürdü. Gerçi öküz-at alışkanlığını arazinin meyilli olması nedeniyle sürdürenler olmuştur ama en azından aylarca devam eden harman sürme merasimi birkaç saate inmiş ve köylü bu sayede çok rahatlamıştır. Traktörün bir başka güzel yanı da şehire artık eşek-at yerine onunla gidilmesi ve daha ağır odun, ekin gibi yüklerin onunla taşınabilmesidir. Şunu da eklemeliyim ki traktör arazisi çok meyilli olan köyümüzün arazisinin kısa zamanda sel sularına karışarak bütün verimini kaybetmesine de neden olmuştur. Yani bilinçsiz kullanım yüzünden köyümüzün o efsanevi lezzetteki börekleri-çörekleri tarihe karışmıştır.

Elektirik köyümüze 1975’te getirilir ama Tekmenbağı ve Karataş’a çok daha sonra 1990’larda getirilir. Elbette ki elektirik gaz lambası devrini kapatarak köylümüze büyük rahatlık sağlamıştır.

Köyümüzden ilk defa öğretmen yetişenler:

Esat Köroğlu, Recep Akgül, Sabit Yalçın (Zabit), Şükrü Soruklu (1963), Sayit Yıldırım, Atıf Büyükbaş, Sadık Yılmaz, Bekir Arslan, Bekir Yeşildağ. Bu öğretmenler İspanyol paçaları ve uzun faulleriyle köyün gençlerini peşlerine sürüklemişler. Ve Tekmenli gençler onları çok sevmiş, onlara hayran kalmışlardır. Öyle ki bu gençler yıllarca solculuğu bir güzel giyim-kuşam, din konusunda tartışmalar filan sanmışlardır. Bunu neden mi söylüyorum? İçlerinde Das Kapital’i okuyacak kadar solcu olabileni yoktur. Özentidir yani bütün olup-biten.

Köyümüzden yetişen ilk memurlar: Küpenin Hüsük: eğitmen; Ethem Yıldırım: Ormancı; Hüsamettin Arslan: Ormancı.

Köyümüzden yurt dışına çıkanlar: Galip Soruklu: İngiltere; Şerafettin Soruklu: Hollanda

4. 20. Yüzyıl ve Bilinen Uygarlığın Sona Ermesi

Bütün bu modernleşme süreci sonunda iki şey olmuştur: 1) Köyden büyük oranda başka yerlere göç olmuş ve köy nüfusu azalmıştır; 2) Köyde kalanlar çoğunlukla yaşlı insanlar olmuş ve tek-tük genç olanları da değişen teknolojik imkânların ve kültürün etkisinde kalarak benim tarif ettiğim klâsik Tekmen kültürünün dışında ve ilerisinde bir yerlerde yer almıştır. Böylelikle İbn-i Hladun’un o ünlü teorisine geldik: “Kültür canlı bir varlıktır: doğar, büyür ve ölür”. Ölür derken kendine ait çoğu oluşumu ve çoğu öğretiyi de kendini takip eden kültürlere miras bıraktığını uygarlığın da kültürün de bu tür miraslarla ilerlediğini hatırlatırım.

Kırsal tarım kültürü elbette ki şehirsel tarım kültüründen bunların ikisi de sanayii kültüründen daha basit düzeyde kültürlerdir. Sanayii sonrası şehir kültürü elbette ki çok daha gelişmiş bir kültür formudur. Ama Türkiye için konuşursak yıl 2004’tür ama Türkiye’nin sanayii sonrası adına sadece 20 yıllık bir geçmişi olduğunu hatırlamalıyız. Biz Türk ulusu –tabii bu arada da Tekmen halkı- sadece son 20 yıldır sanayii biliyoruz. Daha öncemiz bizim tarımdı. Ve dönüşüm çok ani oldu, tepeden oldu. Tepeden oldu diyorum. Sanayiileşme klâsik Türk tarım kültürünün geliştirilerek sanayiileşmesi şeklinde olmadı. Tepeden birileri aniden ülkeye teknoloji getirdiler. Daha düne kadar binlerce yıldan beri çıra yakan gaz lambası yakan köy ve şehirleri aniden elektiriğe boğdular. Oysa bunun üstyapısı yoktu ülkemiz koşullarında. Altyapının üstyapıdan daha hızlı gelişmesi “arabesk” dediğimiz aslında arabesk değil düpedüz “lümpen” olan türedi bir kültürel akım doğurdu.

Milyonlarca insan birdenbire kendini pırıl-pırıl ışıkların arasında buluverdi. Daha düne kadar hiç bilmediği televizyon, telefon, bilgisayar, internet, faks, vesaire binlerce makine ile tanıştı. Altyapının bu ani sıçrayışı insanlarda yalancı bir tüketim furyası doğurdu. Meselenin şu yönü ilginçtir: Altyapısal olarak birdenbire sanayiileştiğimiz doğrudur ama üstyapı olarak biz bunun belki 200 yıl gerisindeydik. Bunun kültürünü almamıştık. Dahası çok önemli nokta eksik kalıyordu: Milli gelirimiz burjuva kültürü dediğimiz müreffeh yaşam koşulları için çok düşüktü. İnsanlar köyleri terkedip şehirlere yerleştiler. Kendilerini çağ atlamış sandılar. Ama ceplerinde para yoktu. Üstelik gittikleri şehir Ankara olsun İstanbul olsun o kadar insanı doyurabilecek altyapıya ve ekonomik dinamizme sahip değildi. Oysa bu şehirler göçen mesela Tekmenli köylülerimizin düşleri çok başkaydı. Bu düşler umulduğu gibi çıkmamıştır. Ankara’ya giden Tekmenliler tamamen şehirli tamamen rahat yaşam koşullarına kavuşamamışlardır. Hatta içlerinde köyün koşullarını dahi özleyenler olmuştur. Ancak bu geçiş dönemi sancıları kaçınılmazdır. Her sanayiileşen ülke bu çıkmazlara girmiştir.

Lümpen kültürü ülkemizde astronomik oranlarda trafik kazası üretmiştir; çevre kirliliği, çarpık yapılaşma, çarpık sanat, çarpık gelir dağılımı ve onlarca kriz üretmiştir. Gene de sanayiileşmenin klâsik tarih şemasında tarımdan bir sonraki aşama olduğunu söyleyebiliriz. Yani insanlarımız tarım döneminden çok daha az çalışarak çok daha yaşayabilmişlerdir.

Tekmen köyünün tarihi kültürel yapısı, 1990’larda altyapının artık neredeyse tamamen modernize olması, daha rahat daha teknik bir ortamın oluşması nedeniyle büyük bir dönüşüm yaşamıştır. Ancak bu arada köy hemen hemen bütün yaşamsal dinamiklerini kaybetmiştir de diyebiliriz. Çünkü genç nüfusun hemen hemen tamamı köyü terkederek çalışmak ve yaşamak için başka yerlere gitmişlerdir. 2004 itibarıyla köyde bulunan nüfusun büyük bir çoğunluğu ihtiyar nüfustur. Bu da ister-istemez köyümüz yok oluyor sonucunu akla getiriyor. Evet görünen odur köyümüz büyük bir sür’atle yok oluyor. Dahası eski heyecanlı ve şatafatlı havasını çoktan unutmuş bulunuyor. Tarım toplumu ve o toplumun kültürü bu dönüşüm sonunda yerini modernize olmuş bir köy kültürüne terketmiştir. Bu arada artık köyümüzde tarımla uğraşmadan fabrikaya, inşaata, vs. giderek hattâ emekli maaşı alarak geçinen aileler de vardır. Artık köyün ekonomisi son derece dışa bağımlıdır. Böyle bir altyapısal ortamda köyümüzün o eski tam bağımsız tarım ekonomisinin kültürü mecburen dönüşecekti. Öyle de olmuştur.

Yazan: Mehmet Ali Soruklu

mail: soruklu@yahoo.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Watch Dragon ball super

Loading...