Breaking News
Home » Tekmen Köyü Toplumunda Toplumsal İlişkiler
Merdan Yılmaz'ın Düğünü. 04/06/1972 Pazar. Sadık Karaca'nın arşivinden.

Tekmen Köyü Toplumunda Toplumsal İlişkiler

“esgiden kül, odun kömürü, kis, toprak ye:ledi. bu pisliğidi. herangi bi sebebi yoğudu. nazmiye deyzen de kömür yerdi cayır cayır. esgiden idâre lambası gullanuduk. bi şişe gaz getürüdük iki ay yeterdi. asgerliği 44 ay yapdım. 4 ay izmir’de bi de ‘yassada’ de:ledi orda tam 20 ay yapdım. o zaman ikinci cihan harbiydi. lasdik ayakgabı bilmezdük. ayağımıza gön giyerdük. çaruk de:ledi. bek yağlu oludu, bağlarduk ayağımıza. yaluñuz bek dayanmazdı. en fazla 10 gün giderdi. mal derisi, bildü:n mal derisi. osmancuğa atınan eşşeğinen giderdük. üç at esgitdim. kiremüdünü eviñ ağuzsuyundan gañnıynan getüdüm. göreşenden yanı yola beri giderdi gañnı. eviñ takhdalarını hep elde dildüdüm. kesdüğüm çam 500 vadu bu eve. evelden dokumacıla varıdı. tekmen’de göreşen’de varıdı. goyun yuñundan şavlar doku:ladı. pantul gömlek bilmezdük. gumaşı şeherde giye:ledi. bizim giydüklerimiz dokumaydı. ısmağlarduk dokutduruduk.
şavlar giyerdük. aba doku:ladı. biz: ağam, ben aymed ağam, söğdoluğunda duruduk. dava:larımız hep biyidi. yoz goyunna bi sürü, sağmal goyunna bi sürü; yoz geçile bi sürü, sağmal geçile bi sürü: etdi dört. dört sürü davar oludu çobanna ikişer üçer güderdi. söğdoluğu bizim yaylaydı. o zaman orman yiğididi. göğ görünmezdi içine girdim miydi. ebedi yem bilmezdük. goyunnara çamladan göğem indürüdük. onuñunan, gığıyınan baharı buludu goyunna bosdilile. ölen-yüten de olmazdı. buğnu ganamadan çıkardı bahara. ben yetim idim kemal gibi babasuz böyüdüm. benim gaderim aynı onda da va; şükür allah’ıma gülmedük ikimiz de. ben okuyamadım; ağam okurdu, ikisi de okurdu. baña da ahmed ağam belletdi namaz surelerini neyi hep ondan dutdum. bu köye ıradıyoyu sifde ben getüdüm. sede tekmen’de tahir’de varıdı bi tene de; ikincisi benimidi. sacıñ altında anam çörek büşürüdü. saç, bakır, çölmek gapla varıdı. başga bi şey yoğudu. suyu tıkırınan getürüdük. bu naylon, pilasdik esemesi yoğudu. oca:ñ başına geçerdük. atarduk iki yük odun ağşamdan öyle ısınuduk. soñna soba geldi. tokdur-mokdur yoğudu. sağlık ocağı gibi bi yir varıdı. zâten bek armazduk. geçsiñ deyi beklerdük. hep bi aradayken evele aymed ağam ayrıldı, davar becerdi. soñna da ben ayrıldım. ikdiba dutgunuduk.” hacı mehmet soruklu

deprem
“1943’te ladik merkezli 7.8 şiddetinde bir deprem olur. resmi rakamlarla 4 bin kişi ölür. tekmen’de toplam 60 kişi ölür. hilos’uñ kardeşi Halis’le karısı da ölenler arasındadır.” saim özer

soyadı
“soyadı kanunu çıkınca ağa takımı kendilerine iyi soyadlar almışlar kızdıklarınada kaz kurt vb soyadları yazdurmışlar

öğretmenler
İlköğretmen küpenin Hüsüktür (Hüseyin GÜLBURUN) eğitmendir. 1960-1961 yılından itibaren Esat KÖROĞLU,Zabit YALÇIN,Recep AKGÜL, Sayit YILDIRIM, Atıf BÜYÜKBAŞ, Bekir ARSLAN ve Sadık YILMAZ’  dır.

güreşçiler
“25 sene güleş yapdım. davara gitmesem ölüdüm. dama:la açuk açuk. siporcula help galpden ölüyü.” kel hüseyin öğreten

geçmişe özlem
“buzağu gayasında, çukur obada, yağ aludu millet. bir ay sitil sitil yoğurt köye giderdi. bir yayla tadı varıdı. bir neşe varıdı. keşge o günler hiç geçmeseydi. dedim: târih mi oldu yoksa ben rüyâ mı gördüm?” rıza yılmaz

fıkralar
“yer: çeklemiñ çukurundaki goca kerim’iñ bağçası. kerim eve bağırıyı: güldüü:k! yokardaki evde bacalıkdaki sislü çapuduñ içinde alacalu pakla varıdı hekmet onu çabuk aldağelsiñ! (mesâfe 3 km)”

goca kerim garadaşda ezen okuyu: ‘allah u ekber allahu ekber’ soñna eve dönüp bağırıyı: ‘gız güldüü:k anañ da gelsiñ camiye’ soñna devam ediyi ‘eşhedü enne ilâhe illallah'” mahmut soruklu 16.09.2001

“haydar’ıñ asgere gitdüğü seneydi. vakıt sap-saman zamanı. ırahme’lik böyükbabamıñ öküzlerini goşuyom. zabakhınan öküzleri goşdum. bozbelaña vadım. o sıra gün de doğdu. arabayı yığmıya başladım şindi. yığın bitdi yerdeki desdeleriñ arasından bi tene sıçan çıkdı. öğendereniñ cemeğini cemeğini vedim dağlusuna. yere yığılağaldı.” dursun saltuk

“nuh’unan dipsiz göl denen gölü görmeye gidiyoruz. söğdoluğundan çıktık. pazar kaşını, kunduz ormanlarını geçtik. bir yamaçdan aşağı indik. gürgen ormanını geçtik ve bir düzlük çıktı önümüze. mevsim yaz ve o düzlükte biraz kadın-erkek ot biçiyorlar. 55-60 yaşlarında bir adam önündeki bir kaç sığırı orada bir hayada kuymaya çalışıyor ama mallar kaçıyor. adamı görünce nuh dedi ki ‘şu adamı işletelim. sen amerikalı bilim adamı ol. ben türk üniversite araştırma görevlisi. sen ingilizce konuş ben kafama göre tercüme ederim. sana da kafama göre saçma sapan konuşurum. sen anlamış gibi yaparsın.’tamam mı tamam. adama yaklaştık. adam nuh’a: ‘mallarıñ öñüne duruñ da guyalım şunnarı ha yeğen!’ dedi. nuh hiç iplemedi. adam tekrar, nuh: ‘afedersiniz amca ne dediniz?’ dedi. adam baktı ki sığırlarla ilgilendiğimiz yok konuyu değiştirdi: ‘nereden geliyoñuz yeğen?’ dedi. nuh: ‘amca biz araştırma yapıyoruz. bu ormanlarda bir ilaç için araştırma yapıyoruz. bu arkadaş amerikalı, harward üniversitesi’nden. türkiye’de birlikte çalışıyoruz. ona yardımcı oluyorum. istanbul teknik üniversitesi’ndenim. bu arkadaş türkçe bilmiyor ona ben yardımcı oluyorum.” adam buraya kadar dinledi. burda itiraz etti:’lan sen seyhan’ıñ oğlu değül müsüñ ne harvırdı?’ adam: ok hamza’nın maksut’un bedrettin” mehmet ali soruklu

“hacı mısdık harmanda top oynayan çocuklara bakıyor bakıyor. bir süre seyrediyor ama çocuklara bir anlam veremiyor. bir süre sonra bi çocuk çağırıyor yanına: ‘lan oğul bu şey (top) bek mi bahalu bi şey? niye hepiñiz bunuñ ardında söğürdüyoñuz; alsañızna bire:leş.”

“kerik istanbul’dan çalışmadan gelmiş. akşam da köye gidecek. ben de davara duz almıya çarşamba günü şehere gittim. kerik bir çuval biber almış:’ne yapaca:ñ buñada biberi?’ dedimidi, ‘ucuuz’ dedi.” nuh menteşe

“haydar’ıñ asgere gitdüğü seneydi. yokuşdibinde üzümü topladım heğlere doldudum, eşşeğe artdım yokuş dibinden geliyom. aru geldi tebelleş oldu. ‘lan aru! git şurdan, ters yanımdasıñ’ diyom. aru diñnemiyi. buña elimiñ tersini vedim miydi nerden geldüğünü añnıyamadı.” dursun saltık (önder öğreten’den rivâyet)

· Dil: Atasözleri/deyimler, küfürler, mizah, bilmeceler

Derleyebildiğim Tekmen Köyü Halkına Özgü Ata Sözleri:

Abdala malüm olurumuş.
Ak sarukluyu görünce bülbül gibi okursun demiş.
Al gahbe şalvarını tek ben şallak oturum.
Alma mü’minin ahını göğden indürü şahini.
Anan evde şallağ’oturu pantazan beni götürü.
Anasına bak kızını al, kenarına bak bezini al.
Asıl azmaz, bal kokmaz; Kokarsa da yağ kokar.
Apalamadan yürüme bre yavrum, aydaş olursun.
Arkadaşın kör ise kırp topal ise sek.
Ayunun on tane türküsü varımış: Onu da ahlat üstüne.
Ayran dağa çıkınca gendünü yağ sanmış; Abdal eşşeğe binince gendünü beğ sanmış.
Ak goyunu gören içi dolu yağ sanmış.
İnsan oğlu çiğ süt emmüşdü.
Biñ bilüseñ de bi bilene danış.
Bal yiyen baldan osanmış.
Besle böyüt de gözüñü oysuñ.
Bi insana gırk gün ne dersen o olu.
Bi eliñ nesi va; İk’ eliñ sesi va.
Dünya Sultan Süleymana galmamış.
Eceli gelen enük cami’ ağlusuna siyerimiş.
Haydan gelen huya gider; Selden gelen suya gider.
Gılavuzu garga olanıñ buğnu bokdan gurtulmaz.
Gızım saña diyom gelinim sen añna.
Görmedüğüñ bi oğlu olmuş; Çekince çükünü gopamış.
Olma keser gibi hep bana hep baña, ol desdere gibi bir saña bir baña.
Tencire dibiñ gara; Seniñki benden gara.
Ulu sözü duºmaduk da uluduk demiş.
Ben eşşek olduktan sonra binen çok olur.
Bence Hasan, demiş. (Koca Kerim)
Beni beğenmez mesdan, götü görünmez pasdan.
Bokdur gokar, cisdür çeker.
Dilki de çıkıyı bahar’emme ayazı yedüğü galıyı.
Dilki ferman yazar; Kim okur kim dinler.
Dilkiye tavuk yermisin demişler gülesimi getirmeyin demiş.
Dokun da gör anam, demiş.
Eceli gelen köpek cami duvarına siyer.
Emin’in çullulara ağa demiyeceğin emme bek zayluyun.
Eşşeği düğüne okumuşlar “ya unları ya odunları bitmiştir” demiş.
Eşşeğin canı yanarsa atı geçermiş.
Evelden de bokudu, yağmur yağdı cıvıdı.
Even öküz giderimiş çite.
Gardaş gardaşı atmış, yar başında geri dutmuş.
Garib guşuñ yuvasını Allah yapar ımış.
Geçinin uyuzu çöpleden içerimiş suyu.
Gısa gulum yavuz gulum; Hem yaradurum hem gorkarım, demiş.
Gork Arbulun beşinden, camuzu ayuru eşinden.
Goyun’olan gurdu görü.
Görünen dağın dibi yakındu.
Gurt gocayınca köpeğe gülüç olurumuş.
Hazıra dağ dayanmaz.
İmam osurursa cemaat sıçar.
İt iti ısıru mu.
İtin götünden da’losurmuk çıkar mı.
İti an çomağı hazırla.
İyiliğin sonu kötülüktür.
Katranı kaynatmaynan olur mu şeker; Cisnini sikdüğüm cisnine çeker.
Körünen yatan şaşı kalkar.
Minareyi çalan kılıfını hazırlar.
Misafirim sade sen olsan atığın başına piriç takarım.
Nerde çokluk orda bokluk.
Saniye’nin kafasına sansakla yuva yapmış.
Sıçan südüğünün değirmene faydası va.
Sora sora Soruk bulunmuş.
Su içene yılan bile değmemiş.
Oğlum Aziz mıh çakmanın elmi va.
Otusan günah, yatsan günah çörüdüyün Allah çörüdüyün.
Yapuyu yapan baltayı dama atarlarımış.
Yere bakan yürek yakan.
Yiğitlik vurmayınan ağalık vermeyinen olur.
Yılanca yılan toprağı gıdayınan yemiş.
Zabakhın bi zahabı va.

Bilmeceler:

Ağşam gel de götüne goyum.
Altı mermer üstü mermer içinde bir gelin oynar.
Avra sikdümün gağuru götüne değmeden bağuru.
Bi dam malım va; Hep başı bağlu hep başı bağlu.
Bi dam malım va; Hep başı gara hep başı gara.
Metel metel met atar, iki sıçan göt atar.
Depdim ambar açıldı; Gırmuzu buğday saçıldı.
Pır pır uçar, ak ak sıçar.
Yedi delüklü tokmak bunu bilmiyen ahmak.
Seksek ser’at doksan dor’at yüzbin kırat nalı mıhı gaç ider?

Deyimler:

Allah Allah’a tay öğretirken kuyuğuna çöp kıstırmak:
Ali evlendi: Güllü gocuya vadı:
Bişmiş aşa soğuk su gatmak:
Bitleri düğün itmek:
Eşşek sudan gelinc’iyağda:
Gelebin ucunu dolaşdumak:
Guru yere eteş yakmak:
Kişnemek:
Küle-böle gapanmak:
Ocağına su guymak:
Ocağına incir ağacı dikmek:
Pire gibi:
Sığıra gidip, hergeleden gelmek:
Su var diye susuz dereye götürüp susuz geri getirmek:
Yer gannar olmak:

Efsâneler:

Ak koyun-kara koyun. Eski bir meselleme olarak söylenir. Rivâyete göre bir zamanlar bir çoban varmış. Çoban koyunlarını güder-dururmuş ama ne okuması-yazması ne de bunları ona öğretecek hocası varmış. Ama çobanın özü doğruymuş. Allah’a çok bağlı bir adammış ama namaz kılmasını, ibadet etmesini bilmiyormuş. Öğrenmesine de imkân yokmuş. Ama çobandaki iman öylesine kuvvetliymiş ki her gün secdeye kapanır: “Ak koyun-kara koyun, başımı nere koyum?” diye secde edermiş. Çoban böyle ibadet etmeye yıllarca devam etmiş ve öyle kerâmete ermiş. Yıllar sonra bir gün bu çobanın yanına din bilgini bir ermiş gelmiş. Çoban da ona hemen ibâdet etmeyi bilmediğini söyleyerek ve kendisine öğretmesini istemiş. Din bilgini çobana bir bakmış ki her hâlinden ermiş bir kişi olduğu belli. Demiş ki çobana: “Sen bildiğin gibi kılmaya devam et, ibadetin en güzelini sen yapıyorsun.”

Şahingüneyi. Çomağınçal’ın güneydoğu tarafına bakan yamacı sarp bir kayalıktır. Bu kayalığa Şahingüneyi denmiştir. Şahingüneyi’ndeki sarp kayalardan bir tanesinin üzerinde alakanat dediğimiz kartalların yuva yaptığı sarı bir yer vardır. Bu yuva çok dik bir kayanın yüzeyindedir ve hem üst hem de alt kısmı çok diktir ve yalçındır. Yuvaya tırmanarak veya yürüyerek gitmek çok tehlikelidir. Rivâyete göre uzun seneler önce burada bir bahar mevsimi şahin yuvası varmış. İki çoban oradan geçerken akıllarına şahinin yumurtalarını yuvadan alıp satmak gelmiş. Çünkü şahin yumurtası oldukça değerliymiş. Şöyle bir planlama yapmışlar: Bir heğ getirecekler ve bu heği urganla bir ardıç ağacının sapına ve bir kayaya sıkıca bağlayıp ipin diğer ucunu da heğe bağlayacaklar. Daha sonra bu iki arkadaştan birisi heğin içine girecek diğeri de yukarda kalacak ve arkadaşını heğle yuvaya indirecek ve geri çıkaracak. Heğin içine giren arkadaş heğ yuvaya indiğinde yumurtaları alacak ve heğle birlikte geri çıkacak. Yumurtaları satıp hasılatı bölüşecekler. Anlaşma böyledir. Gelelim planlandığı gibi heğ getirirler, urgan getirirler. Urganı heğe ve ardıca bağlarlar. Daha sonra birisi heğe girer diğeri onu yuvaya kadar indirir. Yuvaya inen arkadaş yumurtaları alır ve geri heğe biner. Yukardaki arkadaşı onu çekmeye başlar. Buraya kadar sorun yoktur. Ancak yuvanın üzerindeki yallım kayanın üzerinde aşağı doğru dönen bir çentikli bir nokta vardır ve yukarı çekerken urgan bu çentiğe takılır. Bir türlü kurtulamaz. Aşağı indirip tekrar çeker, tekrar takılır. Bir türlü kurtaramaz. Fazla zorlansa urgan kopacaktır. Yukarıdaki arkadaşı başka birini getirir ama o da çözemez; Çaresiz çeker-giderler. Heğdeki adam orada kalır. Mevsim bahar mevsimidir. Adam heğde asılı kalır. Gün doğunca kayanın yüzeyi ısınır adam acıkır-susar. Günlerce feryat-figan bağırır-çağırır. 3-4 gün sonra ölür. Ölüsü heğin içinde 2-3 ay kalır. Gelip-geçenler seyrederler. Güneş vurdukça kayanın yüzeyi ısınır ve adamın ölüsünü eritir. Adamın yağı kayanın yüzeyine akar ve sapsarı bir renk verir. Aylar sonra urgan kendiliğinden kopar ve içindeki adamın kemikleriyle birlikte aşağıdaki kayalıkların üzerine savrulur.

Koyunbaba. Koyunbaba 13. yüzyılda (1200’ler) yaşamış ve ölmüş bir alevi dedesidir. Rivayete göre Anadolu’ya yani Osmancık’a ve Tekmen Saltuk’a Irak’tan gelmiştir. Anadoluya ilk geldiği yer Bursa’dır ve Bursa’da bir adama iki yıl çobanlık eder. Daha sonra da Osmancık’a gelir ve Osmancık’ın özellikle de Tekmen Saltuk’un koyunculuğa çok elverişli olmasını değerlendirerek buraya yerleşir. Çok sayıda koyunu vardır. Yazın yaylalara çıkar kışın Osmancık’a iner. Daha sonra ölür ve unutulur.

Hikâye şöyledir ki II. Sultan Beyazıd rüyasında Koyunbaba’yı görür. Koyunbaba ona mezarının Osmancık’taki yerini söyler ve oraya imaret yaptırmasını ister. Sultan Koyunbaba’yı araştırtır ve böyle bir adamın ve mezarının gerçekten rüyada ona söylediği yerde olduğu tespit edilir ve bunun üzerine II. Sultan Beyazıd Koyunbaba’nın mezarına bir türbe ve bu türbenin yanına da bir imaret yaptırır. İmaretin masrafları için de çok miktarda köyün geliri tahsis edilir. İmaret yüzlerce sene ayakta kalır ve insanlara ücretsiz yemek ve yatacak yer hizmeti sunar.

Osmancık’taki Koyunbaba köprüsünün adına rağmen Koyunbaba ile hiç bir ilgisi yoktur. Köprünün yapılmasını asıl amacı Osmanlı askerlerini ve askeri techizatı doğudaki harplere taşıyabilmektir. Ayrıca köprü II. Sultan Beyazıd’ın döneminde yapılmıştır.

Buna rağmen köprüyü Koyunbaba’nın geyiklere taş taşıtarak yaptırdığı vesaire gibi yüzlerce efsane anlatılmıştır. Bu efsanelerin Tekmen Saltuk için anlatılanlarından bahsetmiştim. Burada bir noktayı özellikle vurgulamadan geçemeyeceğim. Alevilerin klâsik Osmanlı düşmanlığına rağmen Osmanlıların nasıl onların büyüklerine sahip çıktığını da hatırlatırım. Ve Osmanlıların köprüsünü nasıl kendilerine mal ettiklerini de…

Dördüzle. Almacuk’tan Aşuluğa doğru giderken artık gevenler içinde kalmış meçhul bir mezar vardır. Anlatılana göre bir kadının dört çocuğu doğar ve dördü de ölür. Galiba kadın da ölür. Ve buraya gömülürler.

Çobandaşı. Kayayol’da artık dozerin çoktan kürediği üzerine vurulduğunda demir sesi çıkaran bir taş vardı. Bu taşa çoban taşı denirdi. Bu taş eskiden bir çobanmış. Allah’a karşı bir günah işlemiş ve Allah da onu bu taşa çevirmiş denirdi.

Tekmen namazı. Teravi namazları 20 rekat + 10 rekat yatsı toplam 30 rekatmış ve yazın köyde tarlada-harmanda çalışan köylülere bu kadar namaz çok uzun gelirmiş. Bir gün demişler ki gidelim müftüye danışalım bunu bu kadar uzatmasak da olur mu diyelim demişler.
Şehere bunun için adam gönderirlerç Giden adam müftünün karşısına varır. Der ki: “Müftü beğ biz yoruluyok. Bunada namazı gılmasak olu mu?” Müftü sorar: “Terefiyi kaç rekat kılıyonuz?”
“20”
“Yatsıyı?”
“10”
“Selat-ı fitiri?”
“O ne?”
“Bak oldu mu bi de çok gılıyok diyi geliyonuz. 3 rekat da salat-ı fitir namazı gılacanız. Etdi 33 rekat. Bunun golayı yok. Gılmasanız böyük cürüm işlersiniz. Cehennemde cayır cayır…”
Köylümüz nâçar boynunu büker:
“Peki”
Akşam olur ve eşeğine biner, köye döner. Köylüler haberi almak üzere önüne gelirken sabırsız sorarlar:
“Lan indi mi? İndi mi?”
“Nah indi! Üsdüne 3 daha bindi.”

Gelin Ayşe. Tekmenbağı’nda Ayşe diye bir kadın ve o kadının çocuğunun öyküsüdür bu. Tabii biraz efsane niteliğinde kanıttan yoksun bir öyküdür. Ayşe diye bir kadının keliği varmış ve Tekmenbağı’nda bir gece çok şiddetli bir yağmur yağmış. Her yeri sel almış. Ayşe’nin içinde olduğu kelik de selden hasar görmüş. Ayşe’nin de ikiz çocuğu varmış ve sanırım kelik yıkılınca ikizlerinden biri ve kocası ölmüşler. Ama Ayşe bir oğlunu alarak bu çamur deryasından kaçabilmiş. Bu hadiseye atfedilen bir de türkü vardır:

Koyun gelir yata yata
Çamurlara bata bata
Gelin Ayşem suya gider
Nalınları tuta tuta

Aman ayşem yaman ayşem
Dağlar başı duman ayşem

Koyun gelir kuzu ile
Ayağının tozu ile
Gelin ayşem suya gitmiş
Yanı çifte kuzu ile

· Oyunlar: yüzsük, çelik-çomak, vs.

Yüzsük: Yüzsük eski zamanın ocaklarında odun yanan kış evlerinin oyunudur.Bir tahmin oyunudur. 9 adet çorap ile bir adet ak pakla, kara pakla veya nohutla oynanan bir gurup oyunudur. Gurupların sayısı değişebilir. Guruplardan bir tanesinde veya her ikisinde de sayıları sayan bir ebe (hakem) olur. Pakla bir gurup görmezken diğer gurup tarafından saklanır. Kural şudur: saklanan pakla veya nohut ilk tahminde bulunursa oynayan taraf ceza almaz ve saklayan taraf el değiştirir. Saklama sırası ilk açışta bulununcaya kadar devam eder. 9 çorap yan yana dizilir. İlk açışta bulan ceza almaz ve saklama hakkını elde eder. İkinci açışta bulan 1, üçüncü açışta bulan 2, dördüncü açışta bulan 3, ve dokuzuncu açışta bulan 8 ceza yer. Cezası toplam 50 olan taraf yenilir.

Yasan: Daha çok davar güderken oynanan bir taktik oyunudur.

Çelik-çomak: Arazide oynanan bir beceri oyunudur. Dikme, kale, çizgi gibi çeşitleri vardır.

Bitdim: Çocukların çoğunlukla kışın karanlık ve kimi yerleri tehlikeli olduğu için damlarda veya geceleyin sokaklarda oynadığı bir saklanma oyunudur.

Kurt-Tavşan: Çocukların oynadığı bir koşma oyunudur.

Enek: Bilye ile değil, bilye çok sonraları bilinmiştir. Aslı meşe pozağıyla oynanan bir beceri oyunudur.

Sporlar: Güreş, binicilik, köpek dövüşü, öküz dövüşü

· Yemekler-yiyecekler:

Tarana: Tarhananın pek çok türü vardır. Kullanılan hammadde olan yoğurdun inek/keçi/koyun vesaire olması tarhananın tadını etkiler.

Keçi yoğurdu hafif ekşi bir tat verirken koyunun yoğurdu daha tatlı olur. En lezzetli tarhana keçi yoğurdundan yapılır.

Heyre: Unun kızartılarak çorba olarak pişirilmesidir. Kırmızı ile kahverengi arası bir kızarmış un çorbası da denilebilir.

Yarma: Buğday banmada pişirilir. Bulgur olur. Bulgur kurutulunce soku denen düzgün oyulmuş bir taşın içinde tokmaklarla dövülerek kevüz denen kabuğu soyulur. Kevüzün birikmiş haline kepek denir. Kepeğinden ayrılan bulgura yarmalık denir. Yarmalıktan yarma aşı pişirilir. İçine yoğurt katılarak yenir. Çok yumuşak bir yemektir.

Pakla: Fasulyeye akpakla baklaya da karapakla denirdi. İkisinin de ayrı ayrı yemekleri olur adına akpakla veya karapakla denirdi.

Mancar: Madımak. Mancar denirdi. Taze toplanıp pişirilir ve sarımsaklı yoğurtla yenir çok da lezzetli olur.

Bulgur: Bulgur aşı. Yazın domatesli kışın salçasız, beyaz. Salça eskiden bilinmezdi.

Keşgek: Bulgur sokuda dövülür ve soyulur. Bu soyulmuş haline keşgeklik denir ve keşgek bundan pişirilir. Çok yumuşak ve et suyu ile karıştırıldığında harika bir yemek olur.

Hedik: Aşure yemeğine hedik denir. Eldeki malzemelere göre pişirilip dağıtılır. Hayırdır.

Goyu’maç: Güzün koyunun sütü. Otların iyice kuruması ve koyunun da artık yağlanması nedeniyle artık çok koyu ve çok yağlı olur. İşte bu sütün biraz uzunca kaynatılmış hali çok koyu kıvamlı bir süt ama çok lezzetli ve besleyici bir süt olur. Bu süre koyu’maç denir. Parmaklarınızı yersiniz.

Ağuz: İlk buzalayan-kuzulayan hayvanların ilk bir kaç günkü sütleri daha sonraki normal sütlerinden çok farklı olur. Daha değişik bir süttür.
Pişirilince de katılaşır. Normal bir süt gibi pişmez. İşte bu ilk birkaç günlük süte ve bu sütün pişmiş haline ağuz denir. Ve çok besleyici olduğu söylenir. Bence iğrenç bir tadı vardır. Şeker katmadan yiyemezsiniz.

Çörek: Çükelik, haşaş bazen ceviz ve başka şeyler katılarak ya da sade olarak çörek yapılır. Bunlar azık olarak davarın yanında sağda-solda atıştırmaya yarar. O nedenle çok sayıda pişirilir.

Börek: Masafta içine gene haşaş, çükelik, soğan vesaire katılarak pişirilir. Nefis olur. Yanında ayran da olursa bayram edersiniz, kesin.

Mayal’ekmek: Uzun, kalın ve yassı bir ekmek olarak pişirilir. Yapılması daha kolaydır. O nedenle de iş süresinin çok uzun olduğu köylerde çok uygulanır. Pıtmıt da derler.

Yazm’ekmeği: Yufkaya yazm’ekmeği denirdi.

Un helvası: Undan yapılan kahverenkli bir helvadır. Eskiden köyümüzün unları kimyevi gübrelerden ve erozyondan fazla etkilenmeden unumuz çok kaliteliydi ve besleyiciydi. O dönemdeki helvaların da çöreklerin de tadını kimse unutamamıştır. Artık o kalitede helva yoktur.

Pelte: Bildiğinin muhallabi. Nişasta kullanılarak sütlü, sade veya pekmezli çeşitleri yapılırdı. İçine şeker katılırdı.

Et: Kebap ve sulu olarak çeşitleri yapıldığı gibi kıyma ve kurutma da yapılırdı buzdolabının olmadığı eski dönemlerde. Et köylünün en temel besinidir diyebiliriz. Çünkü iyi beslenebilmek için en geçerli yol etti. Dahası köyde koyun-keçi bol olduğu için et ucuzdu da.

Kebap: Çok çeşitleri vardır ama bizde en çok bilineni soğlu denen kesilmiş bir davarı uzunca sivriltilmiş bir sırığa takıp altına da meşe koru yığarak onun üzerinde çevire çevire pişirilenidir. Meşe korunun dumanı zararsız olur temiz olur. İs yapmaz. Bu şekilde çevirilen soğluya kebap denirdi. Böyle bir kebap yediyseniz ağzınız sulanmıştır.

Kuzu: Kuzu soğlusunun kebabı en lezzetli kebaptır. Eti körpe olduğu için de çiğnenmesi he hazmedilmesi çok kolaydır.

Pırasa: Pırasa hep bilinen bir bitkidir. Kışın pişirmek üzere aşlanır ve yetiştirilir. Dondan etkilenmediği için kışın aç kalmamamızın garantisidir pırasa. Bilhassa biz Tıkılar pırasayı çok severiz. Tarihimizle özdeştir pırasa. Kelem: Lahana. Doması, yemeği, turşusu olur. Kışın soğuktan etkilenmediği için pırasayla birlikte eski uzun kışların güvencesiydi. Bu arada Tıkıların da pırasayla birlikte gözde yemeği sayılmıştır.

Turşu: Kelem, tomatis, biber, hıyar, vs. den vurulurdu. Kışın her evde bir bidonun dibinde mutlaka turşu olurdu. Yanında pekmez de olurdu.

Eğşi: Acuk, kiren, elma, erük gibi meyvelerin ekşisi yapılır. Ekşi aslında bu meyvelerin şıralarınının şeker katmadan pişirilerek koyulaştırılmasıdır. Şeker katılırsa pekmez olur. Ekşi özellikle iştah açıcı ve vücudun direncini artırıcı bir besin maddesidir. Bu özelliği keşfedildiğinden Ramazanlarda her evde mutlaka ekşi bulundurulurdu.

Gak: Armut, elma, çördük gibi meyveler bıçakla ikiye veya dörde ayrılarak güneşe serilir ve kurutulurdu. Kuruyan meyveye gak denirdi. Erüğün çekirdeği olduğu için erüğü kurutmak için önce erük küllü suyla pişirilir ve kurusun diye bıçakla dilimlenirdi. Gakdan kışın hoşaf pişirilirdi.

Hoşaf: Gakdan, üzüm ya da erük kurusundan pişirilen hoşaf aslında bir kış yiyeceğidir. Özellikle bulgur aşı ve et gibi ağır yemeklerin yanısıra yenirdi. Horpuk: Aluç ve kuşburnudan pişirilip sıkılarak elde edilir. Ekmeğe çalınarak yenir. Pekmez ve ekşi kadar dayanıklı olmadığı için 1-2 ay içinde tüketilirdi. Tabii buzdolabı yokken ve havalar da soğuk değilken.

Bekmez: Pekmez meyve şıralarının şeker katılarak ya da şekerin olmadığı dönemlerde çok tatlı olan üzüm, gocabaş ve tatlı elmadan elde edilirdi. Şıra aslında biraz buruk olur. Bu burukluğu almak için şıraya killi ak toprak katılır. Killi ak toprak şıranın sertliğini alır ve çok yumuşak bir tat verir. Güzün bağlarda ve bahçelerde neredeyse törenle yapılır ve büyük özenle evlere taşınırdı.

Çükelik: Çükelik çiğin ya da yoğurdun yağ elde edildikten sonra kaynatılarak çökertilmesi daha sonra da sıkılıp tuzlanarak derilere basılmasıyla elde edilir. Taze tüketilmeyecekse deride bekletilmelidir. Deri çükeliğin fazla suyunu alır ve onu bozulmadan uzun bir süre saklar. Çükelik ekmeğin arasına çöreğe, böreğe katılarak tüketilir ve çok sevilirdi.

Peynir: Peynir mayası ile çalınır ve çükeliğin gördüğü işlemleri aynen görerek derilere saklanır. Peynirin çükelikten farkı yağlı olmasıdır denebilir. Çoğu kişi sindiriminin kolay olması nedeniyle peynir de almakla birlikte ağırlıklı olarak çükeliği tercih etmiştir.

Pozak: Meşelerin meyvesi olur ve aslında keçilere veya diğer hayvanlara yedirilmek üzere toplanırdı. Ancak pozağı özellikle kırağı düştükten sonra kavurarak insanlar da yemişlerdir. Buruk ve hafif kestaneyi andırır tadı vardır.

Depi’me: Köpeğin yemesi için kepek ve az da un suyla karıştırılarak yapılır. Koyu olduğu için de köpeğin önüne yere konur.
Yal: Un ve kepek karıştıtılarak çorba gibi pişirilir. Daha sonra yal kabı ile köpeğe servis yapılır.

· El işleri

Dokuma: Çok önceki dönemlerde Tekmenbağı’nda pamuk yetiştirilir. Bu pamuk köydeki el makinlerinde iplik ve adına “çadır” denen beyaz bir kumaş dokurlardı. Ancak zamanla dokuma ürünlerinin ucuzlaması nedeniyle bu işlere son verilmiş daha kârlı ve daha önemli olan üzüm ve ekin üretimine geçilmiştir. Dokuma yün ve çöpürden de yapılırdı. Yünden kilim, çuval, kazak, boyunbağı gibi şeyler dokunurdu. Çöpürden çuval ve kilim dokunurdu.

Örgüler: Dantel ipliğinden çeşitli süslemeler yapmak özellikle 1940’lardan sonra yaygınlaşmış 1980’lerde sona ermiştir. Başka ve bence daha önemli bir örgü türü de çorap, kazak, paspas, vesaire gibi giysilerin yünden veya çöpürden elde örülmesidir. Bu işler daha önemlidir çünkü ayağı koruyan çorabın işlevi, bir yastığın yüzünde öylece durmaktan başka hiç bir işlevi olmayan dantelinkinden çok daha fazladır.
Ağaç işleri: Kazma, balta, vs. sapı; saban; kağnı, evlerin çatısı gibi akla gelebilecek her türlü ağaç işi köyde büyük önem taşırdı. Bu işleri yapa yapa ustalaşmış kişiler yeteneklerini ücreti mukabilinde başka insanlara yardım etmekte değerlendirirlerdi.

· Merasimler: düğün, cenaze, sünnet, vs.

Düğün: Eski düğünler aslında köylünün çoğu zaman yegane eğlencesiydi. Bundan dolayı hem kadınlar hem de erkekler düğünleri doyasıya eğlenebilmek için, deşarj olabilmek için, bir fırsat olarak değerlendirmişler ve düğünü neredeyse haftalarca uzatarak düğünün getirdiği barış ortamını iyi değerlendirmeye bakmışlardır. Çok sayıda adet vardır. Güreşler yapılır: başa, ortaya, kelleye vesaire güreşilir. Hemen hemen bütün erkekler güreşe katılır. Kazananlar o toplumda büyük prestij kazanır. Aslında eski düğünler birer güreş müsabakasıydı. Büyük pehlivanların mutlaka sempatizanları olurdu ve tezahürat yaparlardı. Yenilince de çoğu kez yenilen tarafın sempatizanları bunu sineye çekemez kavga çıkarırlardı. Düğünlerde bu nedenle çok kavga çıkmış ama güreş müsabakalarının bu olağanüstü heyecanı nedeniyle her düğüne de gidilmiştir. Düğünlere hemen hemen bütün civar köylerden katılım olmuş, özellikle güreş bölümü yoğun ilgi görmüştür. Yıllar sonra güreş de bu dönemin tarım toplumunun bol pazılı erkeği gibi önemini yitirdi ve neredeyse unutuldu. Tekmen köyü bu bağlamda neredeyse efsâne sayılabilecek pehlivanlar yetiştirdi: Comba, Sülek, Keliseyin, Samitdin, vs. Bu pehlivanlar bayır divanda nam saldı. Öyle ki hiç tanımayan insanlar bunları güreşirken görebilmek için ata binip ya da yürüyerek çok uzaklardan Tekmen’e düğünlere geldiler. Tekmen’in düğünleri ve pehlivanları bu nedenle uzun süre belleklerden silinmedi. Hâlâ bu anıları anlatanlar vardır. Pehlivanlığının yanı sıra köyümüzün insanı aynı zamanda çok misafirseverdir. Çok kadirşinastır. Gerçi böyle olmayanlar da vardır. Hatta çıkarı gereği seçici olarak böyle olanlar da vardır ama genel olarak gelen misafirlere gösterilen güleryüz sıcak ilgi köyümüzü ayrıca bir çekim merkezi yapmıştır.

Cenâze: “Ölüm Allah’ın emri”. Öyle ki bir fâni göçtüğünde sanki bu emirdir. Sanki bu aslında ölen adem oğlu gibi geride kalanlar için de doğrudur. Mutlaka öleceklerini bilirler. Bu nedenle de ölüyü büyük bir sessizlik. Daha büyük bir acı ve gözyaşı ile defnedelerler. İmamlar önden yürür. Cenâze sahipleri teselli edilir. Onlara ölümün herkes için görev olduğu ve ölen fâninin bu borcunu ödediği sıranın kendilerinde olduğu hatırlatılır. Her cenâzede bu hatırlatılır. Ölü derince eşilmiş bir çukura konur. Üstü kalaslarla kapatılır ve toprak örtülür. İmam efendi yasin-i şerif okur. Dua edilir. Mezarlık topluca ve sessizce terkedilir. Kalanlar gene işlerine dönerler; Öyle uzun matem tutmaya filân vakitleri yoktur. Ölen ölür; Kalan sağlar bizimdir.

Sünnet: Çocuklar hep damlara ambarların altına saklanır. Ama bir yabancı gelip bir gün onları ağlata ağlata keserler. Büyükler hep böyle hatırlarlar sünnetlerini. Öyle töreni-möreni olmaz bunun kesilir biter. Bu kadar. İşi daha sonra uzattılar. Eskiden sünnet sıradan bir olaydı. En çok 1 saat sonra sünnetçi çeker giderdi. Öyle dostlara selam yemek şölen bilmem ne yoktu.

Uğurlama: Köyden askere gönderilenleri hiç gördünüz mü? Askere gidenler büyük bir üretim gücünü, insan gücünü, güveni ve prestiji beraberinde götürüyorlardı. Hele hele bütün cephelerde harplerin devam ettiği yüzyıllar boyunca askere gidenler ne kadar süreceği hatta bitip-bitmeyeceği belli olmayan bir meçhûle gidiyorlardı. Aynen hapishaneye gider gibi mahzundular, elleri bağlanmış, gözleri yaşlı, arkadan anası-babası çâresiz, belki nişanlısı da var. Hattâ evli çocuğu yeni doğmuş. Yoo! Askere sadece askerlik çağına gelmiş gençler gitmezdi. Öyle sanmayın. Askere “eli silah tutan herkes” alınırdı. Bazen 40 yaşında 50 yaşında götürülüp haber alınamayan, Sibirya’da esir olarak çalıştırılırken ölen. Hindistan’da ölen, Balkanlar’da ölen, Yemen’den gelmeyen çok insanımız olmuştur. İşte askere uğurlama bu kadar acı bu kadar yaralayıcı bir hadisedir. Gidenler geri dönsün diye bir helke de su dökerlerdi ardından: Şamanizmin kalıntıları.

Karşılama: Ya o askere giden delikanlı geri dönüyorsa. Öyle davul-mavul yoktur. Davulu çok zaman bilmemişizdir. Ama heyecan aynı heyecan. Yollara dökülüp elinde bakır bir çıra gece yarıları yokuşdiplerinde yârini, sevdiğini, oğlunu bekleyenler olmuştur. Ne kadar acılar çeksek de, ne kadar yoksul ve kader acımasız olsa da vatan bilmiş vatan bellemişizdir. Çomağınçal illâ ki gözümüzde tüter. Dönüşümüzü gördüklerinde yüzlerindeki o pırıltıyı görmek her şeye bedel.

Mevlüt: Garip bir adettir. Eski zamanların mesellemeleri, tekerlemeleri, palavraları ve bol karanlığı içinde insanlar hayır da işlerdi. Hocayı çağırır bir iki sofra yemek hazırlar Allah ne verdiyse ve yenilir-içilir. Paslı bir gazyağı lambası, yüzleri kapkara, gözleri faltaşı açılmış adamlar. Yaşmaklı kadınlar. Ayakları çıplak, kıçında donsuz bir velet. Ve o “Allah adın zikr idelüm evvelâ” nidâsı. Eski zamanların bol acılı bol karanlık gecelerinden biridir. Varlık için ve yokluk için Yaradan’a şükrederiz. Hoca okur biz dinleriz. Hiçbir şey anlamayız ama severiz birarada olmayı. Yalnızlık acıdır. Sonra kendi yatağımıza döneriz. İçimizde bir “hayır” rahatlığı.

İfdar: Ramazan akşamları yenen yemeğe bazen insanlar da çağırılır. Toplumsal yönü olan bir hadisedir ifdar bu nedenden dolayı. Yenirlir, içilir, konuşulur dahası insanlar biraraya gelirler bu vesileyle.

Temşit: Temşit sahurun bizdeki karşılığıdır. Yetişkinler geceleyin kalkar ve oruç tutmak üzere yemek yer. Ama asıl çocuklar severler gece kalkıp yemek yemeyi.

Topluca Kılınan Terefi-Cuma-Bayram Namazları: Toplu kılınan namazların toplumsallaşmayı teşvik ettiği kesindir. Meselâ ben Yk. Saltuk’tan bir örnek vereyim. Birbirini çeşitli nedenlerle sevmeyen çok kişi vardır. Ama bütün insanlar birbirlerini sevsinler ya da sevmesinler camiye gelir ve aynı hocanın ardında aynı safta namaza dururlar. Gelmediklerinde ise eksiklik duyarlar. Bütünleştirici, insanlarda “biz” düşüncesi oluşturucu bir olaydır bu namazlar. Şahsen bu yönünü çok sevdiğimizi düşünüyorum. Hattâ inançsız kimselerin dahi camiye gelip o topluluğa dahil oldukları görülmüştür. Öyleyse toplu yapılan yemek, şölen ve eğlenceler kadar önemlidir toplu namazlar.

· Din: inançlar, türbeler, muskalar, yerel inanışlar

Din tartışmaya açık bir konudur. Ancak bir noktayı özellikle vurgulamak gerekiyor ki dinin yoksul ve zayıf insanlar için anlam ve önemi varlıklı ve güçlüler için anlam ve önemi gibi değildir. Hani umut yoksulun ekmeğidir denmiştir. Ben köyümüzdeki din tartışmalarının kökenini aslında kuvvetli-zayıf çatışmasının başka bir platforma taşınması olarak görüyorum. Çünkü her dönemde kuvvetli olanlar zayıf olanlara saldırarak onların faydalanabileceği her şeyinden faydalanmışlardır. Bunu ayrınıtlı olarak açıklamıştım. İş gücünden, karısından, kızından, tarlasından, ambardaki ekininden velhasıl herşeyinden faydalanmışlardır. Zayıf bu durum karşısında kendisini koruyamadığı için kendisine ilâhi bir adâlet vaadeden dine sığınmış ve konuyu Allah’a havale etmiştir. Kuvvetliler karşısında zayıf kalmanın öyle olmanın bedeli bütün ömür boyu çalışıp-kazanıp sırf kuvvetli oldukları için bunu onlara hediye etmek ve ömür aç-yoksul bir yaşam sürmektir.

Ülkemizde Cumhuriyet’ten çok sonraları bile kamusal adalet bireyi güçlüler karşısında koruyamamıştır. Dolayısıyla devlet çoğu zaman toplumsal adaleti sağlayamaz böylece zayıfların imdadına dini öğretiler yetişir. Kendini rahat ve güven içinde hisseden kişi bunlara pek itibar etmez nitekim köyümüzde varlıklı ve güçlü olanlar dine pek itibar etmezken zayıf kesim dine sarılmıştır. Daha sonraları okuyan kesimle köydeki gene zayıf kesim arasındaki din tartışmalarını da bu bağlamda yorumluyorum. Okuyan ve meslek sahibi olan bu gençler maddi bi özgürlük kazandıkları için kendilerini güvende hissederek kendini güvende hissetmeyen yoksul köylülerin dini duygularına saldırmışlardır. Hanidir bunun adı aydınlanma olamaz bunun adı kuvvetli—zayıf çatışmasının bir başka boyutudur. İşin enteresan tarafı da bu gençlerin zayıflara böyle saldırarak sosyalist bir eylem yaptıklarını sanmalarıdır. Oysa yaptıkları onlar saldırmaktı.

Köyümüzde zayıf kesimin hemen her zaman çoğunlukta olması din adamlarını köye çekmiş ve onlara iş sahası doğurmuştur. Danişment’ten ve Göreşen’den gelen eski zaman din adamları Tekmen’de dini çalışmalar yapmışlar ve çocukları okutmuşlardır. Bunların yalnızca dini çalışma yapmadıklarını düşünüyorum çünkü Tekmen’de eski odanın yıkıntıları arasında bulunan bir Osmanlıca el yazması, İtalyan Medeni Kanunu’nun bir kopyası çıkmıştır. Demek ki hukuk da çalıştılar. Bilmediğimiz başka şeyler de.

Devlet otoritesinin toplumsal adalet ve nizamı sağlayamaması bu alandaki boşluğu din adamlarına ve cincilere yüklemiştir.

Türkü

“gorkar oldum şu dereniñ gurdundan
goyun gelü guzu gelmez ardından
ben de şaşdım bu goyunuñ dedinden
gel meleme goyun ağlatma beni

dereyi aşşağı iner gurd izi
gurd ağzında gördüm bir görpe guzu
mevlayı severseñ ağlatma bizi
gel meleme goyun ağlatma beni

goyun seni yaylalarda güderim
bazen olu yanıñ sıra giderim
çayırlarda çimenlerde güderim
gel meleme goyun ağlatma beni

goyun meler guzusunuñ adı yok
guzusuz yaylanıñ hiç bir dadı yok
sıra sıra güğümleriñ südü yok
gel meleme goyun ağlatma beni”

kaynak kişi:Raziye Soruklu

Yazan: Mehmet ali Soruklu – soruklu@yahoo.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Watch Dragon ball super

Loading...