Breaking News
Home » Saglik Hizmetleri

Saglik Hizmetleri

“ESKİ TOPRAK”

Köyümüz bir dağlık bölgeyi ve bu bölgenin güney yamacını kapsar. Dolayısıyla arazi çoğu kez meyillidir. Meyilli arazi çıplak kaldığında çok çabuk aşınır. İşte köyümüzdeki sağlık konusuyla toprağın meyilli olması arasında çok yakın bir ilişki vardır. Nüfusun artmasıyla birlikte köylü artan tarım ihtiyacını karşılamak üzere ormanları tahrip ederek tarla açar. Açılan tarlalar sürekli sel sularıyla toprak kaybettiği için ilk 15-20 yıl sonunda verimli katmanını kaybeder ve verimsizleşir. Üstelik aşınma durmadığı için tarla ekilmeye devam ettikçe alttaki ölü toprak da sürüklenir ve tarla tamamen bir taşlık alana dönüşür. Tarladaki canlı toprak miktarının azalması o tarlada yetişen tarım ürününün kalitesinin de azalmasını beraberinde getirir. Kalite giderek düşer ve ürün artık hem kalitesiz hem de lezzetsiz bir hale döner. İnsanları ve hayvanları yeterince besleyemediği gibi genellikle bilinçsiz kullanılan suni gübreler ve kimyasal böcek öldürücüler nedeniyle yavaş yavaş zehirler de. Bu iddialarımın mesnetsiz olduğunu zanneden insanlar yalnızca Yukarı Saltuk’ta 30 yıl içinde 11 kişinin “kanserden” öldüğünü bilmelidirler.

Topraktaki aşınmaya dayalı bu beslenme ve zehirli kimyasal madde sorunları 1970 sonrasında özellikle de bundan sonra doğanlarda bariz görülür. Genellikle bu durum halk arasında “eski toprak” diye değerlendirilmiştir. Görüyorsunuz bizim halkımız çok zekidir. Tespitini hemen ve tam olarak yapmıştır: ESKİ TOPRAK.

SAĞLIK İHTİYAÇLARI

Sağlık hizmetleri yerel vasıtalarla ve kişilerle yapılırdı. Belli alanlarda uzmanlaşmış kişiler el yordamı ve büyüklerinden işitsel ve görsel teknikleri kullanarak hastayı iyileştirmeye çalışırdı. Sadece sağlık alanında uzmanlaşmış kurumlar sadece Hacıköy, Merzifon ve Çorum’da bulunurdu. Bu nedenle de bu yerlerin sağlık hizmetlerinden yararlanmak çok zor ve pahalıydı. Bu nedenle de günümüzde çok basit çaresi olan hastalıklardan geçmişte onlarca kişi ölmüştür. Gene de eski insanların tükettikleri besinlerin kalitesinden dolayı kolay kolay hasta olmadıklarını hastalandıkları zaman bile gösterdikleri direncin günümüz insanından daha sağlam olduğunu bilhassa eklemek gerekiyor.

Orman arazisi vasfını henüz yitirmemiş bir köyde son derece zengin orman topraklarında otlayan hayvanların ürünlerini ve kaliteli ekinlerin ekmeğini tüketen geçmiş zaman insanı çok basit hastalıklara tıbbi imkansızlıklar nedeniyle yenik düşse de yaşayabilenler çok uzun ve sağlam bir ömür sürmüşlerdir. 80-90 yaşında odun yarabilen tarla sürebilen ihtiyarlar artık kalmamıştır.

Uzmanlaşan kimseler hastalık guruplarına göre ihtisaslaşmışlardı. Bu gurupları genel olarak diş, doğum, üşütmeye dayalı grip zatüre gibi hastalıklar, sıtma, ülser gibi mide hastalıkları, kırık-çıkık vakaları, apandis-fıtık çocuk hastalıkları delirme ve ruhsal hastalıklar ve kanser gibi ölümcül hastalıklar.

Sözkonusu uzmanların uyguladıkları yöntemlerden örnekler verelim. Diş bu işin uzmanı kişilerce kerpeten veya ip çekilerek tabi acılı ve ağrılı olarak çekilir. Zaman zaman bayılmalar da görülür. Doğum ebe denen genellikle orta yaşlı kadınların ihtisas alanına girer. Doğum sancısı başladığında sancıyı azaltmak için eşeğe bindirme ip dolama vs. ile sancı başka alanlara yansıtılır ve doğum öyle yaptırılırdı. Bu da bol acılı ve sancılı bir doğumdur. Üşütme durumlarında ıhlamur içmek iyi gelir. Ihlamuru aşan durumlarda hasta üstü bastırılarak terletilir. Ya da çok soğuk suda duş yaptırılarak ateşi alınır. Eski bir başka teknik de mayıs tekniğidir. Bir banmanın veya kazanın içine taze büyükbaş hayvan pisliği konur. Buna mayıs denir. Mayıs iyice kaynatılır ve kaynar mayısın içine hasta yatırılır ve orada yeteri kadar bekletilir. Ancak bu kez de kimi hastaların da mayısın sıcaklığından öldüğü olmuştur.

Sıtma hastaları kimi yerlerde çıkan ve iyi geldiği uzun yılların gözlemleriyle tespit edilmiş olan sıtma sularını içerek sakinleşirler. Uzun bir süre yattıktan sonra da iyileşirler. Bir salgın halinde insanları yataklara düşürüp işinden gücünden eden sıtma öldürücü değildir. Sadece iktidar ve iş kaybına neden olur.

Ülser ve mide hastalıklarına karşı çok enteresan yöntemler keşfedilmiştir. Odun kömürü özellikle de meşe odunu kömürü yemek yaygındır. Meşe kömürü karın ağrısını dindirir. Odun kömürü yanında kil kül özellikle meşe külü de karın ağrısına iyi gelmiştir. Ülseri olan hastaların çok yaygın olarak kül kömür ve kil (toprak) yedikleri anlatılmış ve bunun bir pislik olduğu yorumlanmıştır. Ancak bu bir pislik değildir. Bilakis tedavi amaçlıdır ve işe yarar. Kırık çıkık konularında orta veya yaşlı tecrübeli adamlar uzman olurdular. Hayvanların veya insanların kırık çıkık durumlarında çıkan yeri yerine oturturlar ve sağlam bir şekilde sararlar. Kırıklarda ise düz tahta parçaları elle düzeltilmiş kırık bölge üzerine sarılarak kırığın düzgün bir şekilde kaynaması sağlanırdı. Tabii bu kırık sarma işi de acılı ve sancılı olurdu. Köylü usulü hekimlikte narkoz yoktur. Eğer hasta acıya dayanamayarak tepki gösterirse kuvvetli bir kaç kişi onu tutardı. Apandis hastaları eşşeğe bindirilerek hastaneye götürülmek zorundaydı. Ancak hastalığın apandist olarak teşhis edilmesi güç olduğu için bu hastalığı soğuk algınlığı filan zanneden köylüler böylelikle bir kaç vakanın ölmesine yol açmışlardır. Fıtık genellikle erkeklerin taş, kütük, çuval gibi ağır nesneleri kaldırırken zorlama sonucu bazı damarların patlamasıdır. Fıtık hastası bilen biri tarafından sarılır ancak bu sarma işi bir tedavi değildir. Hasta ameliyat olmadıkça ağır şeylere zorlanamaz. Köyde fıtık hastası olmuş ama hastaneye giderek tedavi görmemiş bu tür erkeklere “gağuç” denmiş ve ünvan gibi de kullanılmıştır: Gağuç Sadık, Gağuç Ahmet, vs.

Köyde sara, delirme gibi ruhsal hastalıklar da çok görülmüştür. Sara genellikle çocuklarda, kadınlarda görülen uykuda kâbus görme ve peşinden fenâlaşma şeklide ortaya çıkar. Delirme ise yetişkin kadın ve erkeklerde genellikle ruhsal bir bunalım ya da şiddetli dövülme durumlarından sonra gerçekleşir. Köylü bu tür vak’aları tedavi etmek için “cinci” ve “derin hoca” dedikleri kişilere başvururdu. Cinciler yıldızname denen bir takım el yazması kitaplarda yazan yöntemlerle bu hastaları okurlar ve iyileştirmeye çalışırlardı. Anlatılan rivayetlerde enteresandır ama gerçekten iyileşen vak’alar da vardır. Kanser ve verem gibi hastalıklar ölümcüldür ve tedavileri yoktur. Ancak halk bir hastalığın kanser mi yoksa üşütme mi olduğunu uzun süre anlayamaz ve eğer teşhis isabet etmemişse üstünü bastırıp terleterek, soğuk suya koyarak hastaya epey işkence eder. Ne var ki ölümcül hastalar bu çileli yataklıktan sonra ölürlerdi.

Geçmiş zaman köylüsünün hastalık teşhisleri arasında inançları önemli bir yer tutar. Bir kişi hasta olmuşsa hele hele ölümcül bir hastalığa yakalanmışsa bunun temel nedeni daima o kişinin işlediği günahlardır. Haksızlıktır, bir kulun ahını almaktır. Ya da Allah’a karşı gelmek örneğin Ramazan orucunu yemek ya da kurban kesmemektir. Halk genel bir inanış olarak “iyi” insanı Allah’ın koruduğuna “kötü” insanın da başına bela musallat ettiğine inanır. Birincisi için “Garip kuşun yuvasını Allah yapar” ikincisi için “Alma mazlumun ahını gökten indirir şahını” der. Bu nedenledir ki dindar olsun olmasın köylülerde genel olarak cürüm kabul edilen haksızlık, tecâvüz, hırsızlık gibi fiillere karşı korku oluşmuş, bu fiillerden uzak durmak insan sağlığının bir gereği sayılmıştır. Ömrünü ya da çoğu zamanını “hovardalıkla” geçiren insanlar orta yaşlardan itibaren “tövbe” etmişler bunu da bir zorunluluk saymışlardır. Elbette ki bu inanışları çürütmek ya da doğrulamak zor bir konudur. Ben sadece böyle bir olgudan bahsetmek istedim. Bu olgu dindar olmayan hatta inançsız olanlar için de doğrudur. Onlar da bu fiillerden sakınırlar. Ben şahsen bu inançların toplumun düzenini sağlamak amaçlı yaptırımı kendinden gizli birer “kanun” olduğunu düşünüyorum. Yoksa bu konu Allah’ın varlığı yokluğu sorunuyla çok az ilgilidir.

TEMİZLİK VE HİJYEN İHTİYAÇLARI

Eski zamanın temizlik teknolojisi tam bir hijyen sağlayacak ölçüde gelişmemiştir. Biyolojik hayatın çok canlı olduğu köy ortamında ise hijyen konusu insan sağlığı açısından temizliğin kendisinden önce gelir. Kullanılan temizlik maddeleri:mayıs, kil, kaynar su ve çok sonraları sabundur. Bu maddelerin mikroorganizmaları önleyici özelliğinin olmaması nedeniyle fare, kene gibi haşareler, kurtlanma, mantarlar, bit ve pire halka çok musalat olmuş. İhtiyarların sadece bit yüzünden öldükleri rivayet edilmiştir. Çaresiz durumlarda tek tek fare tutulması veya tek tek bit öldürülmesi veya tarakla toplanması gibi kesin netice vermeyen yöntemler kullanılmıştır.

Kirli çamaşırlar mayısta kaynatılarak yıkanır ve bu yıkama işlemi defalarca tekrarlanırdı. Baş yıkamak için kül ve kil toprak kullanılmıştır. Küllü su ve kil toprak yağı çözücü özelliğe sahiptir. Sabunun bilinmediği 1945 öncesi kül ve kil temizlik maddesiydi. Daha sonra da küllü su sabunun yanısıra kullanılmaya devam edimiştir.

Şunu açıkça söylemeliyim ki kırmızı DDT’nin, pire ilacını ve daha sonra deterjanların keşfi ve köye intikali köylümüzü bu karanlık dönemden büyük ölçüde kurtarmıştır. Artık fare, bit, kene, vs. gibi zararlılarla DDT ile mücadele edilmiş ancak zaman zaman DDT’nin yanlış veya bilinçsiz kullanımı neticesi insanların da öldüğü olmuştur. Gene de hijyen unsurunu ilk sağlayan madde olduğu için DDT’nin bulunuşuna en çok köylüler sevinmiştir.

1960-1980 arası dönemde hızla muasırlaşan köyümüzde hijyen sorunları çok geç olsa da bütünüyle ortadan kalkmış. Sebest pazar ekonomisi köye her türlü tüketim maddesini getirmiştir.

EVLER VE BARINMA

Eski dönemlerde köy çok sık ormanlıktı ve insanlar ağırlıklı olarak geçimlerini hayvancılıkla sağlıyorlardı. Kiremit, tuğla gibi yapı malzemeri köye çok sonraları 1935 civarlarında girmiştir. Daha eski dönemdeki evler tipik bir hayadı andırır niteliktedir. Bir yamaca kazılmış eşük ardıç, meşe veya çamdan direkleri dikilerek taş duvarlarla toprak seviyesini biraz aşacak kadar örülür. Üzerine mertekler gerilerek çatısı oluşturulur. Bu çatının üzeri ot kızamık gibi ince malzemeyle kapatılarak üzerine kil toprak bazen normal toprak atılır ve iyice çiğnenir. Kil yağmur suyunu geçirmez. Bazı yapıların ahşap olarak yapıldığı ve üzerinin de çam tahtasıyla kapatıldığı görülse de tahtadan ev yapmak çok fazla işgücü gerektirdiğinden bu tür evleri yalnızca ağa durumundaki kişiler yapabilmiştir.

Hayat şeklinde yapılan bu evlere “yer ev” veya “köm” denmiştir. Bu evler çoğunlukla şiddetli yağmurlarda akardı. Isınmak için sobanın bilinmediği 1940’lara kadar insanlar hayvanların ısı üretme kapasitesini kullandılar. Bu iki şekilde olurdu. Birincisi hayvanlarla insanlar aynı hayatta yanyana kalırlardı. Bir tarafında hayvanlar diğer tarafında da insanar. İkinci yöntemde de hayvanların kaldığı “dam” insanların kaldığı evin altına yapılarak evin alttan damın buharıyla ısınması akledilmiştir. Böylece köylülerimiz hayvanların yalnızca etinden sütünden değil aynı zamanda o paha biçilmez ısısından da yararlanmışlardır. Bu tür evlerin bir bölümünde tuvalet yoktu. Tuvalet olmadığında çalılık bölgeler hayatların geri tarafları vs. tuvalet bölgesi olarak kullanılmıştır. İnsanların yapı yapmanın çok ağır ve masraflı olmalarından dolayı aynı evde çok fazla sayılarda 8-15 civarı kaldıkları hesaplanırsa böyle evlerde yıkanmak da zor hatta bazı mevsimler imkansızdır.

Ev yapmak hayli masraflı ve külfetli bir iştir. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra önce ev yeri eşüğü eşilir. Eşüğe taş duvardan bir temel aynı zamanda da dam yeri örülür direkleri kalın ve sağlam çam, arduç veya meşeden dikilir ve muhkemleştirilir. Pekiştirilir. Daha sonra direklerin arası uzun merteklerle gerilir. Bundan sonra hızarla tek tek tahta dilme dönemi başlar. Tahta uzun bir hızarla iki kişinin birinin alttan diğerinin üstten çekmesiyle kurumuş çam kütüğü tek tek dilinir ve tahta elde edilir. Bu tahtalar genellikle çıralı ve kalındır. Tahtalar döşenmeden önce evin üst çatısı da çatılır. Kiremitliği tamamlanır ve kiremitleri vurulur. Daha sonra çatı iskeletinin araları kerpiç tuğla ile örülür ve kerpiçle iyice sıvanır. Kerpiç killi ak topraktan özel yöntemlerle üretilir. Önce toprak elenir. Sonra içine saman katılarak su ile iyice yoğurulur. Bir kaç gün bekletilerek tekrar yoğurulur. Daha sonra kerpiç kalıplarına dökülerek kurutulur. Kuruyan her bir parça bir kerpiç tuğla olur. Saman kerpicin çatlamaması için konur. Kerpiç ile duvarlar örüldükten sonra sıvama işi başlar. Duvarlar bulanık su ile iyice sıvanır. Daha sonra evin kapıları zemin tahtaları bacaları vs. yapılır. Eski zaman evlerinin tasrımını yapmak da kulaktan kulağa gelen bir uzmanlık işidir. Bacanın tütmemesi, çatının akmaması, vs. ancak iyi ustaların marifetidir. Yoksa sıradan bir ustanın yaptığı evde sorunlar olur. Eski zaman köy inşaatı toprak, taş ve ağaç malzemelerini kullanır. Kiremit, beton ve demir literatüre çok sonradan girmiştir.

Evin yapısı evi yapan ailenin refah durumuya ilgilidir ve standart bir ev tipi yoktur. İyi bir evde üç veya dört oda bulunur. Bu odalardan biri ekmek yapılan yemek pişirilen bir odadır. Biri iyi döşenmiş bir oturma salonudur. Bir oda oturma odasıdır. Diğer oda da çocuklar, kadınlar veya misafirler için kullanılır. Zemin kilimle örtülür. Halı sonradan kullanılmıştır. Odalarda makat denen uzun oturma tezgahları vardır. Her odada mutlaka ocaklık vardır. Sobadan önce bu ocaklarda akşamları kütük çatılır ve ateşin önünde yemek yenir, konuşulur, sohbetler olur. Hatta oyunlar ve eğlenceler düzenlenir.

Evlerde düğün gibi büyük merasimlerde erkek ve kadınlar ayrı ayrı toplanır. Ayrı odalarda eğlenir ve yemek yerler. Kadın ve erkek eğlenceleri farklıdır.

YAŞAM SÜRESİ ve SIHHATLİ KALMA SÜRESİ

Çocuk ölümleri veya genç yaşta ölümler fazladır. Çocukken çocuk hastalıkları, yetersiz beslenme, vs. gibi nedenlerle ölümler yaygındır. Genç ölümleri de hastalık ve yetersiz beslenme kaynaklıdır. Bunun yanısıra uzun yaşama ve sıhhatli kalma ortalaması günümüz Tekmen’inden hatta günümüz Tekmen kökenli olup başka yerlerde yaşayanlardan bir hayli fazladır. Rahmetli Mencük (Mehmet) 120 yıldan fazla yaşamış ve neredeyse öldüğü güne kadar da sıhhatli kalmıştır. 90-100 yaşına ulaşan nüfus çoktur. Günümüz için bu rakam ancak bir hayal olabilir. Yani Tekmen köyünde iyileşen yaşam koşulları insanı daha mutlu etmemiştir. Rakamlar bunu söylüyor. Ve aslında büyük bir gerileme içinde olduğumuzu bu bağlamda da geçmişten dersler çıkarmamız gerektiği görüşündeyim. 120 sene sıhhatli ve mutlu yaşayabilen “adama geri kafalı bir Osmanlı köylüsü” diyebilir misiniz? Adam sormaz mı: “Ben 120 sene dipdiri yaşadım. Sen daha şu yaşında çökmüşsün, çürümüşsün. Acaba senin iler kafanın kendine hayrı dokunuyor mu” diye?

Yazan: Mehmet Ali Soruku

mail: soruklu@yahoo.com

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Watch Dragon ball super

Loading...